Baymak Kombi'nin sunduğu Jelatin'in önceki bölümlerinde, Amsterdam sokaklarında eski dostum Eleni ve hükümet gibi kadın Duygu'yla birlikte çılgın atışıma şahit olmuştunuz. Bugünkü bölümde size yine bir kuple Amsterdam'dan, bir kuple ise 1 hafta önce ziyaret ettiğim bir Belçika kenti olan Brugge'den bahsetmek istiyorum. Dünyanın en sıkıcı insanı olmadığım için tipikal bir "sağda zıttırıpıt kalıntısından kalmış hedehödö mimarisi" içerikli bir yazı yazmayacağım.
Amsterdam'a gitmeden önce, şu hayatta 78788 ülke görmüş babamın verdiği tek tavsiye, "Kızım, mutlaka kanalda bot turuna katıl." olmuştu. Ben de bir heyecan, pürneşe; şehirdeki bot turu çeşitlerini incelemeye daldım. Lakin Eleni olsun, Duygu olsun; bu fikre katiyen sıcak bakmadılar. Eleni, botla gezmeye "o kadar" para vermeyeceğini, Duygu ise daha önce katıldığını ve çok sıkıldığını anlattı. Tüm bunlar süregelirken, Deryik'ten gelen bir SMS, "Bot turu çok kazık! Yürüyerek gezin. Hem daha eğlenceli!" içerikliydi. Kanalda bot turu fikrimi açtığım son insan Caner (kendisi yaşantısına Amsterdam'da devam eden bir Türk genci) de turun "çok sıkıcı" olduğunu söyleyince, babamın şiddetle tavsiye ettiğinden söz ettim. Caner'in verdiği cevap düşündürücüydü: İŞTE ANCAK BABALAR BEĞENİR BOT GEZİSİNİ.
Nitekim şehir içinde yaptığım derin araştırmalar / gördüğüm her kaptana yaklaşarak "Kaça?" diye sormalar sonucunda bulduğum 7Euro'luk bot gezisinden BİR HAYYYLİ memnun kalmış bulunmaktayım. İçimde 76 yaşında bir "baba" ruhu taşıyor olabilirim, onca sorgu sualden sonra kendiliğimden zaten "sevmeye" meyletmiş olabilirim. Bilmiyorum. Fakat herkese tavsiye ederim. Bot turu dediğin değişebiliyor. 34 euro verip, biniyorsun; botta Dominos pizza yemenin keyfini çıkarabiliyorsun mesela! 12 Euro'luk var, 30 Euro'luk romantik akşam yemekli var. Kimsenin bütçesini bilmediğim için bu konuda bir tavsiye vermekten kaçınıyorum. Benim verebileceğim tek tavsiye, bota bindiğiniz takdirde sol tarafa oturmanız olur. Zira botlar kanal boyunca sağ taraftan ilerliyor. Dolayısıyla sola oturursanız daha geniş bir manzara sahibi oluyor, boyun fıtığından kaçınıyorsunuz. Üstelik fotoğraflarınız daha güzel çıkıyor!
* * *
Amsterdam'ın kanallarına, botlarına doymamıştım ki; Brugge imdadıma yetişti. İnsanı dönem filmlerinde oynamaya teşvik eden bir şehirmiş kendisi, bizzat tecrübe ettim. Eğer bir gün çok zengin olursam, şehri birkaç günlüğüne turistlerden ayıklayıp hayal kurmaya gideceğim. Gri bir havada dönem kıyafetleriyle dolaşıp, 19. yy aşkı yaşayayım istiyorum. Biliyorsunuz ki, bütün kadınlar önceki hayatlarında kabarık elbiseli, zümrütlü asilzadelerdir. Ben de eteklerimi tuta tuta koşarım icabında, taş duvarların arasında.
Tadını bir kez aldıktan sonra, Brugge kanallarında da bir bot gezisine katılmamak olmazdı. Fotoğraftaki bey ise kaptanımız. ``"Aaaeey! Bot gezisi çok sıkıcı!" insanları´´na ibret olsun diye koyuyorum.
Kendisine seneleeer evvel Sabah'ın ekinde rastladım bir yaz günü. Zekiydi, komikti, doğaldı. Benim de ergenlik çağlarım ya hani; hoşuma gitmişti bu kendi ayakları üzerinde duran, yalnız yaşayan, modern kadın tiplemesi. Henüz bir Ally McBeal, bir Sex & City girmemiş hayatıma. Şimdi gazeteler modern, kendi ayakları üzerinde duran, dinamik kadınlardan geçilmiyor oysa. Sevdim bir hayli, bağrıma bastım. Her sabah gazete gelir gelmez, önce ekine gider oldu elim.
Sabah'ta başlamasından çok geçmemişti ki, birden kayboluverdi. Sabah'ta kaybolan bir dolu yazarla birlikte. Kendisini bulmak zor olmadı. Vatan'daydı tabii ki! O nedenle eve birkaç hafta, benim domine ettiğim bir ortak kararla, Vatan gelmeye başladı. 1 hafta sonra annem delirdi, eski dost Sabah'a dönmek istedi. Bir eve iki dominant fazla, bittabii ki annemin rızasına uyduk.
Sonra ben blog takip eder gibi internetten takip ettim kendisini. (O zamanlar "blog" da yok ki) Montinyak rejimiyle onun sayesinde tanıştım, diğer tüm kadın okurlarla birlikte... Zeki, doğal, komik; EVET! Şu hayatta kendine bir yer edinmeye çalışan, ergenlik çağındaki bir kız çocuğu için ne şahane bir tipleme! Derken, aylar ve hatta seneler geçti. Yavan gelmeye başladı yazdıkları. Küstüm resmen ilk gençlik dönemi arkadaşıma. ŞU HAYATTA DAHA CİDDİ MEVZULAR VARDI! Uzaklaştım kendisinden, hatta dahil olduğu yayın organından. Ondan beri zaman zaman uğramaktaydım, giderek ciddileşen profilini hayranlıkla izlemekteydim, şaşırmaktaydım, zaman zaman sinir olmaktaydım, kimi zaman bağrıma basmaktaydım. Bu arada Hıncal Uluç yumurtladı, "Tuğçe Baran Selahattin Duman'dır!" dedi. Kendisinin söylediği hiçbir şeyi yaklaşık 50 senedir kimse ciddiye almadığından, olayı büyütmedik. Zaten, "Tuğçe Baran Mutlu Tönbekici'nin yarattığı bir sanal karakterdir." diyenler çoğunluktaydı, vs.
Nitekim Mutlu Tönbekici, bugün itibariyle Tuğçe Baran'ı kendi elleriyle yok ettiğini muştulamakta. Bense, okumaktan zevk aldığım bir yazar okuruyla arasındaki demir kapıyı kaldırdığı için çocuklar gibi şenim. Dolayısıyla şuradan kendisinin, Vatan'daki ilk yazısına uğrayıp "Hoşgeldin" diyelim.
Cnbc-e'nin Persepolis'i yayınlayacağını Aslı'nın sayfasından öğrendim. Yazısını okumamla anneme mesaj atmam bir oldu: Bu akşam Cnbc-e'de ÇOK güzel bir film var. Mutlaka izleyin!
*Previously on Jelatin* Şu yazımda bahsettiğim üzere bulunduğum şehirdeki MAC'te İranlı bir kız çalışıyor. 15 günde bir dükkânı ziyaret ettiğimden, hoş bir muhabbetimiz mevcut.
Birkaç hafta önce yine kendime far almak üzere mağazanın yolunu tuttum. Kendisi beni boyadı, süsledi; önerdiği farları satın almak üzere kasaya yöneldim. İşlemleri yaparken, "Günün birinde İran'a dönmeyi düşünüyor musun?" diye sordum. "Tabii ki." dedi, "İran özgür bir ülke olduğu zaman geri döneceğim.""İran'ın özgür bir ülke olacağına dair umutların var mı?" dedim. "Kesinlikle!" dedi neşeyle. "Bence yeni gelen nesil bunu başaracak. Bunu ancak biz gençler başarabiliriz."Neden sonra Persepolis geldi aklıma, geldiği gün uğruna dersleri asıp sinema salonuna koşturduğum film. İranlı arkadaşım da izlemiş filmi. Çok ağlamış. Filmin prömiyerinde Marjane Satrapi gelmiş şehre, konuşmuşlar.
Dedim, "Ne tuhaf! Sen filmi izledin ve ülken için ağladın. Ben filmi izledim, kendi ülkem için ağladım. İşin kötü yanı, benim hiç umudum yok." Onun gözleri doldu, benim sesim titredi. Elime tutuşturdu MAC poşetini. Dükkândan çıktığımda birkaç dakika kendime gelemedim.
İşin ne kadar acıklı bir boyutta olduğunu gösteren en önemli durum, bir Avrupa ülkesinde bulunmak sanırım. Hemcinslerimin yaşam kalitelerine tanık olmak... Kadınların kısacık etekler giydikleri için potansiyel hayat kadını olarak görülmediği ülkeler varmış mesela; insan bunu Türkiye dışındayken öğreniyor. Bir kadın geceleri bir gece kulübünden tek başına dönebilirmiş. Yolda "kız başına" yürürken, babası yaşındaki adamlardan laf yememe gibi bir LÜKSÜ varmış Avrupalı kadınların. Dükkânda, yolda, patiseride karşılaştığımız erkekler, içtenlikle "GÜNAYDIN HANIMEFENDİ!" dedikleri zaman art niyet aramak gerekmezmiş Fransa'da. Gülümseyerek cevap verdiğimiz zaman, bir şekilde, ARANDIĞIMIZ düşünülmezmiş. Böylesi bir özgürlük sadece filmlerde olur zannederdim, bir kadın olarak saygı göreceğim şehirlerin de olduğunu nereden tahayyül edeyim?
Güzel arkadaşım Matina'nın teşvikiyle Balkan müzikleri konserine gittik. Biletlerin sadece 3 Euro olmasını ve delirircesine göbek atmamı geçtim; gecenin en güzel yanı sahnedeki İstanbul marka ziller ve çıkışta oturduğumuz parkta kocaman mercan bir kolye ucu bulmaktı.
EDIT: Yoğun istek üzerine, çimlerde bulduğum kolye ucunu fotoğrafladım. Fon dekorunun hem muntazam, hem spontane görünmesi için bir hayli çaba harcadım. Objeleri fotoğraflarken fon dekorunu itinayla yerleştiren ve bundan ekmek yiyen birçok kadın blogu var bildiğiniz üzere. Ben onlardan biri neden olmayayım? Tralalallallaa!
"Aaa! Bu mercan değil ki keko! Bu, deniz kıyısında kolaylıkla bulabileceğimiz taşlardan en kolaylıkla bulunabileni... Hahahaha!" şeklinde yorum bırakacak şahıslardan ellerini vicdanlarına koymalarını; gerekli bilgiyi alıştıra alıştıra vermelerini rica ediyorum.
Neden bilmiyorum, yazlık evimizin balkonunda yere uzanmış gökyüzünü izliyorum. Elimde rengârenk balonlar varmış; ama tek tek kaçırıyorum elimden. Sonra biraz daha gökyüzünü izliyorum. Bir düzine mavi balonun gökyüzünden yavaşça bana doğru indiğini görüyorum. Düzinenin altında büyükçe bir karton asılı. Kartonun ağırlığı nedeniyle balonlar uçmuyor, aksine kıvrıla kıvrıla bana doğru geliyor. Birinin helikopterden attığını düşünüyorum. Sonra balonların bizzat Kıbrıs'tan gönderildiği aklıma geliyor. Balonlar çok yakınımda. Ya yakalayamazsam, ya uçup giderlerse diye bir korku geçiyor içimden. Başucuma konuveriyorlar. Can havliyle yakalıyorum. Meğerse balonların ucunda bulunan karton bir aşk mektubuymuş. Başlıyorum okumaya; ama göremiyorum. Yazılar bulanık, birbirine girmiş. Bir şekilde mektubu yazan kişinin babasına ait bir kumarhanesi olduğu kalmış aklımda. Bu da balonlara bağlı aşk mektubunun Kıbrıs'tan gönderildiğini destekliyor. Okuyamasam da birisi beni çok sevmiş, biliyorum.
Unutmayayım diye yazmak istedim.
Rüya da olsa, bir düzine masmavi uçan balonun gökten kıvrıla kıvrıla inip yanıma konmasını şuraya kaydedebilsem, gazetelerde "slideshow"larla desteklenmiş yüzyılın en başarılı fotoğraf karelerine en üst sıralardan giriş yapabilirdim.
Seneler evvel Paris H&M'den aldığım 5Euro'luk çantanın bünyemde yarattığı korkunç estetik yoksunluğu ve havaların da ısınmasıyla gittim kendime gayet güzel bir çanta aldım. Bir hayli bilinen bir hazır giyim zincirine ait bir dükkândan, şöyle ucuz yollu. Hatta hem zevkime hitap eden, hem de bütçemle dost tek çantanın "o" olması satın alma sürecimi kolaylaştırdı. Bu konuda şanslı bir insan olduğumu söyleyebiliriz.
Neyse ben yeni çantam ve yine bütçemle dost trençkotumla eve doğru ilerlerken, -tam da çok yakışıklı; fakat umarsızca köpeğini işeten bir erkekle göz göze gelişimden yaklaşık 5 dakika sonra- karşıdan gelen bir kadın "Çantanız çok güzel madam." dedi. Ben mütemadiyen can çekişen Fransızcamla kadını yanlış anladığımı düşünüp bir şeyler geveledim ve teşekkür ettim. Kadın tabii ki bir "française" olmadığımı anladı ve "Aa! Fransız değilsiniz. Rus musunuz?" dedi. Tam, olmadığımı söyleyecektim ki; "Aa! Türksünüz!" dedi.
Böyle bir durumda "Rus musunuz?" sorusunu bir iltifat olarak algılamayı çok isterdim; fakat günde birkaç kez aynaya bakan ve bir hayli kendini bilen bir insanım. Benim için kendini bilmek; esmer ve kıvırcık siyah saçlı ve geniş kalçalı ve kısa boylu olmakla eşdeğer!
Kendisi mahallemizin delisi miydi, hayatında hiç mi Rus görmemişti bilmiyorum. Bir süredir, sadece ama sadece çantamın şıklığıyla mutluluk duyuyorum.
*Fotoğrafta Oscar Wilde'ın mezarını öpeyazmışım. Böyle Beyaz'ı vantuzlar gibi çıkmamın tek sebebi perspektif.
ŞU ÖDEVİMİ BİTİREYİM -AY ÖDEV DEDİĞİM DE İKİ SATIR BİR ŞEY... NEDEN YAZMIYORUM BİLMİYORUM- KENDİME ÖDÜL OLARAK YENİ YAZI YAZACAĞIM.
Hâlâ da Chopin dinleyip, yasemin çayı içiyorum.
*Şu üstteki fotoğrafın da koreografisi bana ait. Yüzyılın en mal pozu olarak bir adet plastik oskar kazanabiliriz diye düşünüyorum. Yanımdaki de alemlerin en şahane iki Amsterdam eşlikçisinden Ankaralı olanı, Duygu.
Sabahın 6'sında kalkıp, saat 7.29'da kalkacak trene geç kalmamla başladı benim aksiyon dolu Pazartesi'm. Bir gece önce gaza gelip Brüksel'e bilet almışım internetten, şimdi de biletimi bir makineden bastırmam gerekiyor. Vizesiz, mizesiz yurt dışına çıkma çabalarım, birilerine yeterince heyecan verici gelmemiş olacak ki; makine yanıp sönen harflerle "KREDİ KARTINIZA AİT BİR BİLET BULUNAMADI" uyarısını yapıyor. İngilizce bilmeyen, Fransız gişeciye yaklaşıyorum; anlatıyorum derdimi. Ne yapıyor, ne ediyor basıyor biletimi kadın. Başımdan kaynar sular dökülmesine neden olacak cümleyi de o saniyede sarfediyor: "Tamam biletini aldın ama yanlış gardasın. Bu tren karşıdaki gardan kalkıyor." Karşıdaki gara kadar nasıl koştuğumu, nasıl ter döktüğümü, nasıl nefessiz kaldığımı bilmiyorum. Kalabalıkları yararak, zencileri iterek, yaşlı insanlara zor kullanarak... Trene adım attığım an kapılar kapanıyor. Nefes nefeseyim ve kulaklarım patlamak üzere. Bu arada uğuldayan kulaklarımda belli belirsiz bir metalik erkek sesi yankılanıyor. YOU WIN!Continue? LEVEL 2!
1 saatlik yolculuk sonunda Brüksel'deyim. Brüksel'den beni Hollanda'ya (Maastricht) götürecek tren tam 1 saat sonra. Nasıl rahatlamışım oturduğum yerde... İyi diyorum içimden. Bu 1 saat içinde bir kahve içerim, bir şeyler atıştırırım, Eleni'ye Belçika çikolatası alırım. Ama önce dün internetten aldığım biletimi bastırayım da; son dakikaya kalmasın. Makineler karşılık vermiyor yine. Uzuuunca bir kuyruğun sonuna girip, yaşlı amcalardan "informasyon" almayı umut ediyorum. "Elimizde böyle bir bilet yok." diyor adam. "Yenisini almak zorundasınız." İtirazlarıma sinirlenip, bağırıveriyor. "BİLETİN BENDE DEĞİL!"
Birilerinin birilerine yönlendirmesiyle, o birilerinin de başka birilerine yönlendirmesiyle kendimi dünyanın en kibar, en nazik görevlisinin karşısında buluyorum. O biletimi basıyor, yerinden kalkıp peronuma kadar eşlik ediyor; bense ona bir veda öpücüğü vermemek için kendimi zor tutuyorum. O cehennem azabı Brüksel tren istasyonunda kendisi öyle nazik, öyle yardımsever, öyle güleç ki; öpmek öpmek öpmek günlerce. Trenimin kalkmasına 2 dakika var. O heyecanla çantama sabah son anda tıkıştırdığım peynirleri, hızlı hızlı ağzıma tıkıştırmaya koyuluyorum.
Çeşitli Belçika şehirlerinde durduktan sonra, Avrupa Birliği yıldızlarıya bezeli bir tabelada "Pays Bas" (Hollanda) yazısını görmek dünyanın en mutluluk verici anlarından biriymiş meğer. "Zaten bugün onca heyecan yaşadım, bundan sonra herhangi bir şey olmaz herhalde" düşüncesiyle gözlerimi kapatmışken, bıyıklı ve irice bir polisin vagon kapısını açmasının akabinde "PASAPORT KONTROL LÜTFEN" diye gürlemesiyle irkiliyorum.
Ben her bir kasımı ayrı ayrı titreten bir heyecan daha önce yaşamamıştım. Kısmet, Hollanda sınırlarınaymış. Aslında hiiiiç kopya çekme yeteneğiniz yokken, sizin için çok çok önemli bir sınavda kopya çekmeye çalıştığınızı, hocanızın bunu fark ettiğini ve kürsüden sizin bulunduğunuz sıraya kadar yavaş adımlarla yürüdüğünü hayal edin. O "yürüme anındaki" hislerinizi 3 milyonla çarpın.
Benim kollarım, bacaklarım ayrı ayrı titrerken; birkaç polis arka taraftan kontrole başlıyor. Nerede olduğumu, ne yaptığımı, nereden gelip > nereye gittiğimi unutmuş vaziyetteyim. Kararmış gözlerim, çok yakışıklı bir polisin gülümseyerek, "Günaydın! Pasaportunuz lütfen." demesiyle aydınlanıyor. Veriyorum, el mahkum. Uzuuuuun uzun inceliyor pasaportumu polis. Kişisel bilgilerimiii, 2006 senesinde süresi biten Schengen vizemiii, yurt dışına çıkmama izin vermeyen France (+1 Transit Schengen) vizemi... Sonra kapatıp, aynı gülümsemeyle, "Teşekkürler." diyerek uzatıyor pasaportumu. Oysaki ben, kendimi, ağlarken "yapmayınetmeyin beyim! inan bilmiyordum. tüm arkadaşlarım ülke ülke geziyor, ben de gezebilirim sandıydım. affet beyim. ne olur beni yerime yurduma gönderme!" şeklinde yalvarmaya programlamıştım. Dilimin ucunda kelimelere dökemediğim yakarışlarım, suratımda donukların en donuğu bir ifade. Dünyanın en yakışıklı polisi böyle güzel gülümserken, karşılık verememek çok acıklı sevgili okuyucum.
>> Hani diyorum ki hazır böylesi bir adrenaline alışmışken, Mayıs başı bir de İspanya yapayım artık. Çünkü anladım ki Paris'ten yukarısı birbirinin aynı. Eleni'yle Maastricht'te bir barda biralarımızı yudumlarken, "E bizi artık ancak Hindistan kurtarır." diye konuşuyorduk ki, araya kim bilir hangi çok mühim dedikodular girdi. Sonuçta Amsterdam bile turistik ihtiyaçlarıma çare olmadı, olamadı. Rotterdam'ı görmeden önce ise bir şehrin bu kadar çirkin olabileceği aklımın ucundan bile geçmemişti. Lakin güzeller güzeli kar kürem ve bir Amsterdam pazarından aldığım Hint işi balıklarım odamı süslemekte... Buzdolabı süsleri Pazartesi günü Türkiye yollarına düşecek. Amsterdam kanallarının kalbimde bıraktığı huzur ise bir ömür boyu sürecek gibi duruyor.
Evimle, odamla yeterince hasret giderdikten sonra belki bir de Live Sex Show anılarımı paylaşırım. Ama önce Fransa'nın caaanım havasını derin derin solumam lazım. Pek sevgili Chopin eşliğinde...
Bugün yazmam lazım. Bugün yazmasam unutabilirim. Bugün yaşadıklarımı, bugün buraya altın harflerle yazmalıyım ki gelecekte okuyup mutlu olabileyim, kendimi şımartabileyim. Hayatının birçok anında kendini tam bir loser hisseden ben, geriye dönüp baktığımda gelecek için ufak ışıklar görebileyim: BUGÜN FRANSA'DA YAŞADIĞIM EN GÜZEL GÜNDÜ.
Pazartesinden bu yana, Luxury Marketing isimli yoğunlaştırılmış bir ders alıyoruz. Hocamız oldukça kıl bir insan, ders de adı üstünde yoğunlaştırılmış olunca, verilen makaleler de uzun ve yoğunlaştırılmıştı. Yani yoğunluk olarak Türkiye'deki okulumun dayattığı makalelere yaklaşamazdı belki; lakin bu hafta geldiğimden beri yaşadığım en yoğun hafta olarak tarihteki yerini aldı.
Dersin içeriği gereğince Pazartesi ve Salı günü ertesi gün için birer makale okumakla görevlendirildik. İşin içine bir adet Fransızca finali de girince makaleler son dakikada, Fransız kuşlar sabahın ilk ışıklarında cıvıldaşırken okundu, gözler yarı kapalı bir şekilde okula gidildi. Sınıfta quiz misali 1-1,5 sayfalık yazılar yazıldı. Teslim edildi. Hocamız oldukça genç, İngilizceye müthiş hakim bir insan. Sınıfta çıt çıkmasından hazzetmiyor. Derse geç gelmemizden hoşlanmıyor. "BİRİNİZ AĞZINIZI AÇACAK OLURSANIZ YEMİN EDERİM EKSİ PUAN VERİRİM, ÇOK PİS CEZALANDIRIRIM, ASAR VE DE KESERİM!" şeklinde kompleksli terörize etme eylemlerine meylediyor. Bunun yanında pek şık giyiniyor, takım elbiseler üzerinde jilet gibi duruyor. Ama gıcık işte. Gıcık gıcık gıcık.
Bugün, bir gece önce geç yattığımız için kader arkadaşım Sinem ve ben, derse 10 dakika geç gelmek durumunda kaldık. Sınıfın kapısındaki küçük pencereden içeriyi gözetliyor, kim bilir nasıl şirret bir ifadeyle karşılaşacağımızı bilmediğimizden öylece duruyoruz. Bu arada sınıftaki arkadaşlarımızla göz göze geliyoruz, "Gelin gelin!" işaretlerini görüp şaşırıyoruz. O sırada kapı açılıyor. Hocamız, elinde mikrofonu (anfi çok büyük olduğu için dersler mikrofonda anlatılıyor), "Lütfen içeri girin." diyor yüzünde kocaman bir gülümsemeyle. Şaşkınım, o sırada Sinem'in benimkine benzer bir şaşkın ifadeyle "Lütfen mi????" dediğini duyuyorum. Oturup kalıyoruz. Hoca elinde mikrofon. "Evet Jelatin (telaffuz rezalet bu arada), ben de tam senin sınıfın en iyi öğrencisi olduğunu söylemiştim. Özellikle dün yazdığın essayi çok beğendim. Lütfen Burberry quiziyle ilgili yazdıklarını anlatır mısın?"
Her şey o kadar komik ki! Hoca elinde mikrofonuyla Erkan Yolaç kadar sempatik, istekli bir televizyon selebiritisi gibi duruyor. "Lütfen, son albümünden bir şarkıyı bizimle paylaşır mısın Jelatin?" der gibi... Jelatin şaşkın. Tüm bunların bir şaka, bir ilüzyon olduğunu düşünüyorum. Titrek ses tonum, zavallı yüz ifadem, kabarık saçlarımla yarım yamalak bir şeyler anlatıyorum. Evet aynen öyle filan diyor hoca, derse geçiyoruz.
Ders arasında kalkıp Remi'yle sigara içmeye dışarı çıktık, Remi olayın ben gelmeden önceki kısmını, hocanın, "Jelatin? Jelatin kim? Burada mı? Kendisi benim en iyi öğrencim! Sınavı şöyle güzeldi, böyle doğruydu." dediğini anlattı. Bu arada hocamız bir öğrenciyle sigara içiyordu. Öğrenci gidiyor, hoca yanıma yaklaşıyor. "Assignmentlarını çok beğeniyorum. Türkiye'densin değil mi? Türk bir profesör arkadaşıma söz ettim. Türk öğrenciler ne kadar başarılı olduğunu söyledim." diyor. Öyle şaşkınım, öyle mutluyum ki... Sanki daha önce bıyıklı, şişman, embesil, sivilceli, kalın kaşlı bir kızmışım da; Ebru Akel'in tarzıma bulunduğu dokunuşlarla afet olmuşum, sınıftaki tüm erkeklerin başını döndürmüşüm gibi bir his! ADAMIN GÖZLERİNİN İÇİ PARLIYOR! Tek kişilik romantik komediyim. Küllerinden doğan anka kuşuyum. Sınıf arkadaşlarımın tebrikleri de cabası.
Laf arasında hocamızın annesinin İngiliz, babasının İtalyan olduğunu, (safkan Fransız zannediyorduk) kendini kurtaracak bir şekilde Japonca bildiğini filan öğreniyorum. Kendisine kokulu kağıda yazılmış bir aşk mektubu göndermek istiyorum. Zekamla etkilediğim ilk erkeğin ellerimden kayıp gitmesine izin veremem, VERMEM!
Daha önce bir kez daha Türkiye'deki okulumda olmuştu buna benzer bir durum. Lakin o ne de olsa bir grup ödeviydi. Bu daha çok benimle ilgili bir şey. Bir de elinde mikrofonuyla Erkan Yolaç tarafından sınıfa takdim edilmek gibi bir bonusu var hani.
Diyorum ki ben bunu birilerine anlattığımda, erkeklerin av&askerlik anıları gibi her seferinde üzerine bir şeyler ekleyerek anlatayım. Sonra hoca "Lütfen içeri girin." deyince tüm sınıf beni çılgınca ayakta alkışlamaya başladı. Sonra hoca yanağıma bir öpücük kondurup, kırmızı bir gül uzattı. Hafta sonu beni Paris'in en lüks restoranında bir akşam yemeğine çıkarmak ve ödevim üzerine uzun uzun konuşmak istediğini belirtti. gibi...
İşte bu benim güzel, ilk ve tek başarı hikayem dostlarım. (Daha önce bir kez Nur Çintay'dan e-posta aldığım zaman buna benzer bir şey yaşamıştım. Kimseyle paylaşamamıştım.) Şımarıklığımı mazur görün.
Odamda bilgisayarımın karşısında kendi imalatım olan salatamı öğütmeye çalışırken Hürriyet.com'da geziniyordum, Pınar Altuğ'nun "Kına Gecesi / Bekarlığa Veda Partisi" isimli fotoğraf çalışmalarına tanık oldum. Nefis, nefis, nefis! Pınar Altuğ bu eğlenceli görüntüleri benimle paylaşmayı uygun gördüyse; bana her bir fotoğrafı tek tek incelemek düşer. Sayfadaki 358 fotoğrafı ortaokul arkadaşım Semra'nın Facebook'ta taze taglenmiş fotoğraflarını gözetler gibi gözetledim. Oynayan, dans eden, şarkı söyleyen bedenler ve gülümseyen yüzler bir yana; dikkatimi bir hayli çeken en önemli unsur: türlü solaryum bronzluğunda ve epilasyon pürüzlülüğü çeşitliliğinde KOLTUK ALTLARIYDI!
Büyüme çağımda Harika Pazar ve TeleVole karşısında, sahnede dönerek dans eden Sibel Can'ın koltuk altlarını görerek yeşermiş olduğumdan mıdır bilinmez; koltuk altlarına birkaç saniyeden uzun süre bakamıyorum. Çirkin kadın ayaklarına olan tarifsiz hislerimi zaten herkes biliyor. Her neyse...
Gördüğümüz kadarıyla kartondan yapılmış Yağmur Atacan maskeleri bu önemli geceye damgasını vurmuş sevgili magazin dostları! 12 Dev Adam'ın sürekli maç yaptığı bir dönem (spora olan ilgim bundan ibaret! 12 Dev Adam'mış! Ayıp! Efes Pilsen miydi?), gazeteler poşetten Türk bayrağı dağıtır gibi 12 Dev Adam maskesi dağıtmaktaydı. Yani benim de bir müddet yazlıkta "150 cm uzunluğunda Kerem Tunceri" olarak gezdiğim günler var! Bunu geçelim. Bu kartondan maske modası Kenan Doğulu'nun "Festival" (Adı Lazım Değil, Baş Harfi Ben) isimli plağının klibinde son bulmuştur diye umuyordum. Yarabbim eş bulma sevinciyle aklı kısa devre yapan kızlarımıza sen mukayyet ol!
Nitekim Ebru Şallı gazetelerin 12 Dev Adam maskesi dağıttığı günleri es geçmiş gibi görünüyor. Aksi takdirde maskenin gözlerine denk gelmesi gereken delikleri, gözkapaklarını ve hatta kaşlarını şereflendirmezdi.
Bu aralar derslermersler bunaltmışken, patlamaya hazır bomba hâlinde dolaşırken, sadece yepyeni kırmızı rujumla mutlu olabilirken, tahammül eşiğim minimuma inmişken, ARTIK YAZAMIYORUM / YAZDIKLARIM BİR BOKA BENZEMİYOR deyip, silip silip dururken; fark ettim...
Yine de blogumu seviyorum. Bazı eski yazılarım mutluluk veriyor. Seviyorum kendimi. Bir daha hiç sevemeyecek bile olsam yazdıklarımı; geçmişte yaşayan, sararmış fotoğraflarda huzur bulan yaşlı kadın olurum. Blogumu okurum.
Yani 2 senedir tutulan günlüğün işlevi buymuş: üşüyen ayakların strese soktuğu bünyelere ego tatmini.
Odamda geçirdiğim uykusuz geceleri hızlandırmak adına (adına... Ben Pınar Altuğ!) Youtube'dan ASİ isimli diziyi ilk bölümünden izlemeye başladım. Başta, tipik Pride and Prejudice konsepti üzerine kurulu bir Türk dizisi olması hoşuma gitti. Hani çiftlik, fonda Antakya, biraz ilerde Güney'in yemekleri, tavuklar filan... Sonra dizinin yavaşlığı beni delirme noktasına itti. Esas oğlan ve esas kız 14. bölüm sonunda ANCAK öpüşebilince, diziden umudumu kesmeye karar verdim. (ki o öpüşme sırasında bilgisayarımı kucağıma aldığım gibi kader arkadaşım Sinem'in süitine gidip, bu mutlu anı onunla paylaşmıştım)
15. bölümden bu yana Asi benim fon dizim oldu. Ben birisiyle laflıyorum, fonda ASİ oynuyor. Ben kabak doğruyorum mesela, Asi esas oğlana çemkiriyor. Ben banyodan çıkmışım, efendime söyleyeyim oje sürüyorum; Çetin Tekindor uzaklara dalmış, kim bilir neler düşünüyor. Ben Facebook'ta arkadaşlarımın fotoğraflarını dikizliyorum; Asi esas oğlana, ancak İbrahim Tatlıses filmlerinde görebileceğiniz tarzda kaprisler & cilveler yapmakta! Asi'yle birlikte mutluyum. Deliriyorum. Fonda Nur Sürer'in tiz çığlıklarını, Tuncel Kurtiz'in kahkahasını duymadan rahat edemiyorum. Lakin rahatımı bozan bir şey var: Asi'nin kılığı, TARLADA DALGALANAN SAÇLARI, mütemadiyen terli gözüken teni. Asi'nin tarladan eve gelip, o hâliyle yemek masasına oturmasını hazmedemiyorum. İştahım kaçıyor. O hâlde sakız gibi çarşaflarda yatması da cabası. Zaten şık bir akşam yemeği yenirken; Asi'nin yün hırkası, gün boyu tarlada toprakla dalgalanmış saçları, eteğindeki saman parçacıkları filan da yedikleri muazzam şeylere haksızlıkmış gibi geliyor. Masanda şu an kendisi için ruhumu satabileceğim içli köfteler, sac börekleri, tepsi tepsi künefe ve yaprak sarması var kızım Asi. Yalvarıyorum emeğe hürmet et!
Yönetmen Asi'yi bir kez banyodan çıkmış, başında havluyla gösterse içim rahat edecek. Başındaki havluyu geçtim, Asi'yi marketten şampuan alırken bile görsem mutlu olacakmışım gibi hissediyorum. Asi'yi ıslak saçları ve bornozuyla görmek ise binbeşyüz öpüşme sahnesine bedel!
* * *
Bu arada büyük bir risk aldım. 1 hafta sonra vizesiz Hollanda'ya gidiyorum, otobüsle. Otobüslerde kontrol oranının oldukça düşük olduğu söyleniyor, inandım. İnanmaktan başka çarem yok. Yakalanırsam Türkiye'ye gönderebilirler. Bu bana İstanbul-Paris arası bir uçak biletine patlar. (Gidiş biletini polis veriyormuş, kişiyi sınır dışı ederken...) Yakalanırsam Fransa'ya geri gönderebilirler, o zaman da Hollanda otobüs biletim yanmış olur. Bir sonraki trenle şansımı tekrar denerim. Bu sefer ilk olasılık yeniden devreye girer. Yakalanırsam bu sefer kesin Türkiye'ye gönderirler!
Yakalanmazsam Madame Tussaud'nun müzesinde Prens Charles'la fotoğraf çekilir, bir de güzel kar küresi alır dönerim.
Ellerim ateş fışkırtıyor sinirden. Işıkları kapatsam, parmaklarımın ucundan çıkan elektrik akımlarını görebileceğiz sanki. Fransa'nın seyahat etmeye en elverişli şehrindeyim. 40 dakikada Brüksel, oradan Hollanda. Almanya, ucuz uçakla İspanya... Gez gezebildiğin kadar. Fakat olmuyor. Bir gerizekalının işini iyi yapamaması, benim ülke değiştiremememe mal oldu. Belki de Türkiye'ye geri dönemememe.
Buraya gelirken öğrenci vizesi için Fransız Konsolosluğu'na başvurduk. Fransız Konsolosluğu ise bizleri Fransız Kültür Merkezi'ndeki bir şahsa yönlendirdi. Bu şahıs, bizlere gerekli olan belgeleri sıraladı. Toplayıp gittik. Lakin kadında insanı rahatsız eden bir şey var. Sinirli, kendini beğenmiş, ukala bir tip. Soru sormaya çekineceğin insanlardan... Böyle insanların konuşurken salyası püskürürmüş gibi gelir bana. Bize uzak Allah'a yakın olsun dedik, bulaşmadık. 1 hafta içerisinde vizemi almıştım. France (+1 Transit Schengen) Teşekkürler Bayan Çokbilmiş, Allah belanızı vermesin. Mümkünse de bir daha görüşmeyelim.
Niyetim buydu. Toplandım buraya geldim. Acı gerçeği 3. günümde öğrendim. Bana bahşedilen vize D tipi öğrenci vizesi ve bu durumda ülke dışına çıkamıyorum. France (+1 Transit Schengen). Buraya Münih üzerinden geldiğim için de 1 transit hakkımı kaybetmiş bulunmaktayım. Dönüş biletim yine Münih üzerinden olmasına rağmen, bir transit hakkım daha yok! Değil Amsterdam'dan buzdolabı magneti almayı, elimde bulunan biletimle Türkiye'ye dönmeyi bile unutmalıyım.
Bir hışımla Fransız Konsolosluğu'ndaki şahsı aradım, "E ama siz bana söylemediniz kiiiiiiii?" dedi. Ne kadar zekisiniz hanımefendi? Ben her gün Fransa'da yaşamak için vizeye başvuruyorum oysaki! Hay Allah, nasıl çıkmış aklımdan, size vize çeşitleriyle ilgili sorulara sormak!
Bunları sineye çektim, "Olabilir böyle şeyler." dedim. Ben de bizzat Hollanda'dan Schengen talebinde bulunurum. Neden olmasın? Lakin halihazırda Schengen sınırlarında olan bir kimseye, Schengen veremiyorlarmış efendim. Bu da böyle bir başka Evropa prensibi. Aklımdan en ufak kötü şey geçiyorsa namerdim. Kararlarına ve prensiplerine saygı duyuyorum. Benim nefretim Fransız Kültür'deki o Bayan Köpükağız'a. Evet evet, nefretimi kusmak istiyorum. Mümkünse o hanımefendinin üstüne. Bulunduğu mekânda kraldan çok kralcı oluverip, o kıçıkırık kültür merkezinde kendini Marie Antoinette zanneden; sorulara ters cevap verip, bu kadar basit bir işlemi BİLE tam anlamıyla yapamayan birisi olduğu için. Kafasına kafasına vurmak istiyorum. Sonra kafasını duvarlara geçirmek istiyorum. Kollarını tüm gücümle sıkmak, penseyle etlerini sıkıştırmak istiyorum.
Yazarsam, belki rahatlarım dedim. Olmadı. Çok sinirliyim.
13 yaşında Ankara'ya taşındığımız zaman, okul arkadaşlarımdan gelen o ilk "Nereden geliyorsun? Baban asker mi?" sorgulamalarını müteakip, Yasemin isimli bir arkadaşımın "Mersin'de yasemin çiçekleri var. Değil mi?" sorusuyla karşılaşmıştım. Var elbet. Mersin'de yasemin çiçekleri var. Bahar gelir gelmez gösterir kendini yaseminler. Evlerin bahçesinde, apartmanların önündeki yeşil alanlarda... Sanki kendiliğinden bitivermiş gibi, hep oradaymış gibi.
Yaseminler hava kararınca kapanırdı, uyuyor zannederdik. Gündüzleri ise olanca gücüyle açık, bembeyaz... Birazcık sararmışsa yasemin, hevesle koparırdık yapraklarının arasından. Olgun yaseminlerin balı olurdu, tek damla... Dünyanın en lezzetli tatlarından biri gibi gelirdi. Kokusu ise başka bir cennet,miş. Bilmiyordum. Ben, bütün şehirler baharda yasemin kokar sanıyordum. Gerçeği öğrenmek, dediğim gibi Ankara'ya taşınınca nasip oldu. Yaseminler Mersin'deymiş, palmiyeler de öyle...
Birkaç bölüm önce, Jelatin Hanım'ın bir PM yazısıyla gaza gelip yasemin çayı arayışına girmesine tanık olmuştuk. Pek muhterem blog kardeşim Zeynep Zengin, Fransa'nın en meşhur çaycısının adresini vermiş. Öğrenmemle kendimi sokaklara atmam bir oldu. Marie Antoinette'in içtikleri (sıcak suyu dökünce çiçek gibi açılanlar) bütçemi sarsacaktı belki; ama düz çay şeklinde olanlardan 100gr almakta sakınca görmedim. 100gr çaya 10Euro verince insan, içmeden seviyor o şık pakedin içinde mamulü. "İlk kez yasemin çayı içeceğim. Çok heyecanlıyım." dedim pek sevgili Mariage Frères çalışanına. "İyi bir seçim. Bu, en güzellerinden." dedi kendisi. Çayımı demlemek üzere alabileceğim küçük demlikleri inceledim bir süre... Zaten Paşabahçe'de kaybolan, cam/ev eşyası/fincan delisi bir insanım. Aşık oldum. Camdan demlikler, dökme demir Çin işi demlikler... Zarafet şöleni. Minicik demir bir demliği gözüme kestirip fiyatına baktım. 70Euro olduğunu öğrenince çayımı kupada demleyip, aynı kupadan da içmeye karar verdim. Çaya 10 Euro verecek kadar dengesiz olabilirim; ama o kadar da değil!
* * *
Hafta sonu Perihan Mağden oldum ben işte... Yıllar önce dinlediğim Feridun Düzağaç şarkıları indirdim internetten. Favorim Aşkın E Hâli. (Yağmurlar, içime içime içime yağıyor) Dinledim dinledim, yasemin çayı içtim. Yasemin çayı içtim ve Youtube'dan diziler izledim. Yasemin çayı içtim ve uyudum. Yasemin çayı içtim, ayaklarımı battaniyeye sardım. Aşkın E Hâli'ni dinledim, yasemin çayı içtim.
"İnsanın aşina olduğu bir serinliği var teninin." dedi kadın, iki saniye önce alnından öptüğü adamın başını göğsüne yerleştirirken. "...yani, sabah uyandığında yüzünü yıkamak üzere çevirdiğin musluktan gelen iç ürpertici, irkiltici serinlik gibi değil. Anlatabiliyor muyum? Daha çok, yastığın diğer yüzü gibi. Huzur verici."
Buraya gelmeden önce, "Allah yurt dışında koruyor öğrenciyi." demişti bir arkadaşım. İnsan bir şeye inanmak isteyince öyle bir kaptırıyor ki kendini; bir Cumartesi gecesi yağmur altında kilometreler katediyor, ıslak kaşkolunu boynuna dolamakta sakınca görmüyorsun. Sonra da böyle benim gibi: öksür öksür öksür. Türkiye'den getirdiğim antibiyotiğe başladım. Kulaklara baskı hissetmeden yutkunmanın dayanılmaz hafifliği...
Ben buralarda beyin patlatan öksürükle uğraşayım, kardeşim memlekette kırıklara gelmiş. Teneffüste top koşturmanın hazin sonu. Allahtan "sol kol" diyor, kendisine buradan geçmiş olsun dileklerimizi sunuyoruz. Herhangi bir yerimizi incittiğimizde de "Ooo kırılsa sen böyle duramazsın!"cı çok bilmişleri de saygıyla anıyoruz. Veyahut bizim evde öğlen kırdığı kolunun acısını akşam fark eden bir süper kahraman yaşıyor.
Geçtiğimiz Cuma gecesi, barbunya görünümlü kuru fasulyelerim ve karışık kızartma spesiyalimle ecnebilerin aklını aldım. Gecenin en güzel yanı ise getirdikleri kırmızı & beyaz şaraplarımız ve pek lezzetli çikolatalı tatlılarımızdı. Youtube'dan Türkçe video klipler izleyerek, Kore filmleri hakkında yorumlar yaparak zaman geçirdik. Geldiğimden beri burada yaşadığım en güzel gecelerden birisiydi.
Koccaaa Fransa'da Negro gibi bisküvilerden bulamamak kahrediyor beni. Dün süpermarkette yaklaşık 8 dakikamı, kurabiye&bisküvi reyonunda Negro'ya benzer bisküviler arayarak geçirdim. YOK! Kakaolu bisküvi pişirip arasına beyaz krema sürmek ne kadar zor olabilir, bilmiyorum! YOK! 1,75'e nefis tereyağlı Danimarka kurabiyeleri var, böyle teneke kutu içinde; lakin Negro yok! Halbuki Paris'te Ezobumla yemiştik meyve suyumuza batıra batıra...
Bir de yasemin çayı peşine düştüm ben... Kutsal Cumartesi günüme, bir Perihan Mağden yazısıyla başlamakmış meğer, bana gereken tek şey. Kendisinin kin / balgam / ter karışımıyla dekorladığı yazılarından ziyade, böyle bir yazıyla haşır neşir olmak yüreğimi yumuşattı. Sonra hayatımda ilk kez, yasemin çayının nasıl bir şey olduğunu merak ettim. Şimdi deli danalar gibi yasemin çayı arıyorum. Poşet değil, düz çay. Üzerine kaynamış suyu dökünce çiçek gibi açılacak olanlardan. Marie Antoinette'in içtiklerinden. Yasemin çayı içeceğim ve çok çok çok seveceğim.
Çok soğuk burası. Süpürürcesine esen rüzgârı geçtim, bir de delercesine yağan yağmurumuz mevcut. Yağmur deler miymiş hiç? Acıtır mıymış insanın yüzünü, gözünü? Buranın yağmuru dinmez oldu. Eve gelir gelmez spor ayakkabılarımı kaloriferin altına sıkıştırıyorum. Odama çıkar çıkmaz da ayaklarımı kalorifer peteğinin bir yerlerine... Sonra anlıyorum ki Sephora'nın 9 Euro'luk eyelinerı etkilenmiyor yağmurdan filan. Hâlâ, duştan az önce çıkmış Kleopatra gibiyim. Ancak, sürerken göz yakıyor namussuz, bu bitsin almam bir daha diyorum.
Sonra akşamları, geceleri üşür oldum ben. Ya yataktan çıkmayayım, ya eve hiç girmeyeyim. Arada bir yerlerde olmak sıkıyor beni. 4 duvar oda. İnternete bak bak saatler geçmez. Türkçe kitabım bitti, Camus'nun L'étranger isimli eserini aldım. Okumaya çalışıyorum. Fransız arkadaşım Marine dün, "Sen Martine'den, Dora'dan filan başlasan daha iyi olur. Bunun dili ağır sana göre." dedi. Martine dediği, bizim Ayşegül. 3 nokta. Albert Camus'ya olan istikrarımı ise zaman gösterecek.
2 gün için bile olsa, Türkiye'de olmak müthiş şey olurdu. Burayı seviyorum; ama 2 gün bile olsa... Buraya geri döneceğimi bilerek, 2 gün Türkiye'de olsaydım. Evde.
Primtemps'ın MAC reyonunda çalışan kadına derdimi anlatabildiğim zaman Fransızca öğrenmiş olacağım deyip durdum geldiğimden beri. O sarışın ve güzel Fransız insana, "Sizce bu renk beni kapatır mı? Sizce bu farı şununla kombine edebilir miyim? Bu farla kullanabileceğim bir allık arıyorum." gibi şeyler söylemek istiyorum; lakin kelimeler boğazımda kalıyor. Her seferinde "oui, Non, S'il vous plait, merci, au revoir" noktaları arasında gidip geliyorum. Geri kalan zamanda eller ve kollardan oluşan bir iletişim şekli mevcut aramızda.
Geçtiğimiz Cuma günü olan sınavımın iyi geçmesini müteakip, birbirinden güzel / gölgeli mölgeli de uygulayabileceğim birkaç far almak üzere mağazanın MAC reyonunu boyladım. Aşina olduğumuz o sarışın ve güzel insanevladı yoktu. Yerine esmer, sempatik bir başka insan gelmişti. En güzeli de şakır şakır İngilizce konuşabiliyor olmasıydı. Nereli olduğumu sordu. Türk'üm dedim. Neşeyle, "AAAAAA! BEN DE İRANLIYIM!" dedi. "A ne güzel. Komşu filan..." dedik. Neyse harçlığımın büyük bir kısmını orada bıraktım, dışarı çıktım. Bir yandan Sinem'e, gelecek sefer MAC'e yaklaştığım zaman kollarımı ısırması gerektiğini binlerce kez tekrarlarken, bir yandan da "Ne diye o kadar sevindi anlayamıyorum! İran'mış. İran'a benziyoruz sanki! Ne alakamız var İran'la?" diye söylendim durdum. Fakat o kadın, "Ben de İran'lıyım." dediği zaman içimde belli belirsiz pırıldayan küçük bir yakınlık da söz konusu, önüne geçemediğim. Uzun uzun benimle ilgilenmiş olması, seçim yaparken yardım etmiş olması, en sonunda diğer MAC çalışanları gibi ellerimdeki boya izlerini silmem için "kuru selpak mendil" değil de ıslak makyaj temizleme mendili vermiş olması da cabası. Hani Sinem'i, bir daha MAC'e gelmeme engel olması konusunda uyarmış olmasam; her hafta MAC'e gelip o kadınla sohbet edebilirim, yardım isteyebilirim. Bir hafta far, diğer hafta allık, diğer hafta ruj...
O gece, yeni aldığım farların gül cemalime nasıl da yakıştığını herkes görsün diye dışarı çıktık. Önce küçük bir bar, ardından danslı manslı başka bir mekân... Alkol, müzik, ortam... Her şey yerinde. Birden, tüm o Latin ezgilerinin filan arasında Rachid Taha - Khaled - Faudel triosunun pek bilindik parçası Abdel Kader çalmaya başlıyor. Delirip, bu yaşımıza kadar öğrendiğimiz tüm oryantal figürlerini orada sergiliyoruz. Gerdan kırmalar, Sibel Can'mışçasına kollarını havaya kaldırmalar, Mezdeke olup kıvrılmalar... O da yetmiyor, hemen arkasından aynı üçlünün Ya Rayah'ı çalıyor. Sanki 2 ay sonra ilk kez, tam anlamıyla kurtlarımızı döküyoruz. O an, 2 gerdan kıvırma hareketi arasında, Sinem kulağıma yaklaşıp sesleniyor, "Bugün MAC'deki kızın Türk'üz dediğimizde neden o kadar sevindiğini şimdi anlayabiliyorum."
Kıvrak ritmler, oynak figürler damarlarımızda dolaşıyor; orası kesin. Toplum olarak ısrarla kendimizi sıyırmaya çalıştığımız İslam ülkelerinin bizlere duyduğu aşırı ilgiye şaşırmak / aldırış etmemek ise sonradan pişmalık verici, yüz kızartıcı. Kızaran yüz, hani şu BATI'YA DÖNÜK yüzümüz. Öyle ya...
Fransa'da okullar "Kış Tatili"ne girince, koca 1 haftanın yattığımız yerde Amerikan dizileri izleyerek geçmeyeceğini anlayıp Paris'e gitmeye karar verdik. Fransız Sosyete Şimendiferleri sağ olsun; çantanı hazırlıyor, trene biniyorsun. 1 saat sonra Paris'tesin. Biz de bir Yunan, bir Polonyalı ve bir Türk olarak Montmarte'tan başladık gezmeye... Paris'e aşina olmak, insanı daha az turistik, daha lokal alanlarda ilerlemeye itiyor, burası kesin. Lakin yanımdaki iki arkadaş "Paris'i ilk kez görüyoruz." deyince akan sular duruyor. Sol tarafta Notre Dame, sağ tarafta Şanzelize, Trocadero'dan Eyfel'e el salla, Moulin Rouge'un önünde objektiflere 2 numaralı bakışını fırlat! Lakin saatlerimi Louvre'da geçirmeyi de reddediyorum! Zira Mona Lisa'yı değil, Paris'i görmek istiyorum. 2 sene önce aşık olduğum bu şehri daha yakından incelemek, kendimi hatırlatmak. Dolayısıyla yol arkadaşım Matina ve Romka'yı Da Vinci'nin şifresini çözmeleri için rahat bırakıyor; Paris'in kitapçılarını, manavlarını, oyuncakçılarını, çiçekçilerini seyredalıyorum.
* * *
Lille'in gri gökyüzünden kaynaklanan 7/24 gri dekoruna inat, sapsarı bir güneş hakimdi Paris'e. Ben de kapatmadım kendimi 4 duvar arasına, spor ayakkabılarım ve çok milliyetli arkadaşlarımla oradan oraya yürüdüm. Paris'te topuklu ayakkabılı bir gezgin, herhangi bir dükkânın içerisine nefes nefese kalmadan / usuuulca giren hanımefendi olamayacağım; orası kesin. Ben de madem şık olamıyorum, bohem olurum, salaş olurum. İcabında şortlu sandaletli turist olurum.
* * *
Champs Elysees'de Sephora'nın içinde kaybolmamak, Uzakdoğulu turistlerin Louis Vuitton merakına hayret etmemek mümkün değil. Koskoca mağazanın içerisi Koreli, Japon kadınlar ve zavallı stillerine Louis Vuitton'un bile yardımcı olamayacağı erkeklerle dolu. Onlar hediyelik eşya dükkânından buzdolabı süsü alırmışçasına ivedi ve kararlı hareketlerle Louis Vuitton aksesuar satın alıyor. Hani Louis Vuitton meşhur bir müzeymiş de oradan bir hatıra bulundurmak ister gibi... Ben de o insanları izlemek için başka Koreli çiftin arkasından dükkâna giriveriyorum. Sonuna gelmeden yeniden çıkış kapısına yöneliyorum. Şaşkınlığım dolayısıyla aklımda, halk arasında "Sibel Can bavulu" olarak da bilinen, devasa Louis Vuitton bavullarından başka bir şey kalmamış. Öyle bir bavulum olsa kızıma çeyiz sandığı yapardım. Hepsine akıl fikir diliyorum.
* * *
İlk ve son ziyaretimden tam 1,5 sene sonra, ziyaretimi bekler gibiydi Paris. Şaşırmadı, şaşırtmadı. Yine en güzel yüzünü gösterdi bana. Sapsarı ışıklı, parıltılı, rengarenk yüzünü. Ne metrolarda kaybolan parmak arası terlik turist kızcağızdım bu sefer, ne de Şanzelize yollarında kendini markalara kaptırmış bir moda neferi. Paul'den kendi dillerinde "1 makaron, bir kahve" isteyebilmenin rahatlığı ve güveni vardı içimde. Aksanım pek zavallı, cümlelerim tutuk belki; ama kendimi bir yere ait hissediyorsam, mutluysam, gözlerimin içi Paris'le birlikte parıldıyorsa eğer, bundan turist olduğumu anlayıp bana İngilizce cevap veren kasiyere ne!
Bloglar arası sobelemelerle ilgili bir sorunum var: UNUTUYORUM! Hatırlayınca da çok geç oluyor. Yani, aylar sonra "Ay şöyle bi' sobe vardı bana bahşedilmiş, cevaplayayım." demek de işime gelmiyor. Bu sefer haberdar olur olmaz yazıyorum. Deryik'in pasladığı son sobemiz "yaptığımız çok saçma alışverişler" hakkındaymış.
Ben sanırım kıyafet alışverişi sırasında oldukça tutumlu bir insanım. Bir şeyi sırf ucuz / indirimde / bulunsun diye almayacağım gibi, gerçekten ihtiyacım olan bir şeyi almak için de bin kez düşünürüm. Dene çıkar, dene çıkar, aynada kendini izle, 20 dakika sonra almaya karar ver, kasada beklerken vazgeç. Bununla birlikte 1YTL'cilerden doyasıya saçmasalak edindiğim çeşitli objeler Ankara'daki odamın çekmecesinde kuzu kuzu yatmakta. Sanırım saçma alışveriş geçmişim sadece objelerle sınırlı.
Şöyle maziye döndüğümde, saçma alışverişlerimin kuzenimle birlikte "ortak" aldığımız takma tırnaklarla başlamış olduğunu zannediyorum. ``Kuzenimle "ortak"´´ cümlesi, bu takma tırnakları dönüşümlü olarak kullandığımız fikrini aklınıza getirmesin. Ben sol elimin parmaklarını takma tırnaklarla donatıyordum, o sağ elinin... O tırnaklarla, biri uzun biri kısa tırnaklı ellerimizle çok çekici olduğumuzu düşünüyor; yazlığımızın bahçesinde düşman çatlatıyorduk. Yaş 12. Af buyurun.
Yine ergenliğe yeni girdiğim, arkadaşlarımla yeni yeni dışarı çıkmaya başladığım dönemlerde Mersin'in pek ünlü bir gümüşçüsünden saçma salak takılar almak tek hobimdi. Sandalye şeklinde küpeler, balık kılçığı şeklinde küpeler, nazar boncuklu küpeler, barış işareti şeklinde küpeler, yılanlı yüzükler... Annem her seferinde, aldığım küpelerin ne denli gereksiz ve aslında sahte olduğunu düşünürken; kendimi haklı çıkarmak için gümüşlerin pek tabii ki gerçek olduğunu iddia ediyor, sebep olarak da satıcı adamın, gümüşün fiyatını söylemeden önce takıları itinayla "tarttığının" altını çiziyordum. Bu savunma girişimlerim annemi çok etkilemiş olacak ki, bugün de herhangi bir şey (takı, makyaj malzemesi, ev eşyası) satın alıp eve geldiğimde kendisinin ilk sorusu "Adam tartarak mı verdi?" olur. Aynı dönem, yani TİTANİK patlaması yaşanırken mini mini / gerçekten saçma sapan bir Leonardo Di Caprio biyografisine tonla para ödemiştim. Bir müddet resimlerine bakarak oyalanmayı diledim; ancak hâlihazırda tüm Leonardo Di Caprio fotoğrafları zaten odamın duvarlarını süslemekteydi. Kitap şimdi nerelerde bilmiyorum.
Akıbeti masamın üzerindeki kalemlikte yaşlanmak olan türlü renklerde tüylü / simli / saçma / müzikli /ışıklı kalemlerimi de bu kategoriye koymakta beis görmüyorum.
Geleneksel Starbucks ziyaretlerimizden birinin akabinde Remedios Bey ile kendimizi tutamayıp satın aldığımız sigara ağızlıkları da saçma alışverişler listeme üst sıralardan giriş yapabilir diye düşünmekteyim. Görüntüsüne ve cüzi fiyatına aldanıp aldığımız sigara ağızlıkları, bizlere kesif plastik bir aroma ve süper nostaljik görünümlerden başka herhangi bir tat vermedi, veremedi. Aldığım gibi duruyor çantamın dibinde bir yerlerde.
Son saçma alışverişimin ise 2 gün önce Paris'teki Centre Pompidou'nun çevresindeki bir dükkândan aldığım "altın pullarla kaplı" bir yastık olduğunu düşünüyorum. Yastık yani, altın renginde, pullu... Türkiye'ye nasıl getireceğim bilmiyorum.
...veeee bu noktadaaaa aynı görevi sevgili arkadaşım Remedios'a ve yarın itibariyle Alamanya turnesinden dönmüş olacak kader arkadaşım Si-men'e devrediyorum.
Ancak, benim gibi, her anına bir themesong yerleştirerek yaşayabilen insanlar anlayabilir durumumu. Ben diyeyim "Kendimi Ally McBeal zannediyorum.", siz deyin "Hayatı Televole tadında yaşıyorsun." Ipod'um maddi olarak yaşıyor olsa da, manevi olarak artık aramızda değil. Bu nedenle her gün yürüdüğüm onca yol, metro yolculukları, çamaşırhane bekleyişleri işkence benim için.
Her şey kendisini "shuffle"a aldığımda şarkıları birer birer geçmesiyle başladı. Sanki tüm şarkılar bozukmuş gibi... Sonra resetledim, tüm şarkılar hâliyle silindi. Şimdiyse yeni şarkı yükleyemiyorum. Itunes donup kalıyor Ipod'u bilgisayara bağladığım an. Bağlantıyı kopardığım zaman Itunes kendi kendine çalışmaya devam ediyor. Sorun, ikisi arasında. Anlayamıyorum.
Peki ben bunları neden yazdım? Hani birisi çıkar da, "Jella, senin problemin ŞU, ŞU. En iyisi sen ŞÖYLE yap!" der. Ben de yeni bir mp3 çalar almaktan kurtulurum. O paraya kendime polaroid fotoğraf makinesi alırım.
Geldiğinden beri Desperate Housewives izliyor. Episodlarca, saatlerce... 4. sezona geldi dayandı, her episod sonunda Bree'ye özenip mutfağa giriyor. Tavuk sote, balık, patlıcan oturtma, nohut yahnisi gibi şeyler pişiriyor. Sonra dışarı çıkıyor bol bol... Buranın insanı eğlenmeyi seviyor, dolayısıyla geceyarısı telefona düşen "Hadi biz şuraya gidiyoruz, sen de gel." mesajlarına seyirci kalamıyor. Pijamasını çıkardığı gibi düşüyor yollara.
* * *
Yemek yapmaya başlayınca dünya daha anlamlı bir yer hâline geldi. Patateslerin yumuşadığını hissetmek, tavuğun bembeyaz olduğunu görmek, bulgur pilavı için eritilen tereyağının eşsiz kokusu bambaşka mutluluklarmış meğer. Yemek yapmaya başlayınca "soğanların pembeleşmesi" tanımının da bir yalan olduğunu göz yaşlarıyla anladım. Soğan pembeleşmesi; utangaç bir genç kızın yanaklarının al al olması gibi romantik, naif, hoş benzetmeler getiriyordu aklıma. Haliyle bir soğandan da beklediğim buydu. Lakin gerçek hayatta pembeleşen soğanlar yok. Bu tanımı hangi süper zekâ / romantik ev kadını, neyine güvenerek uydurdu bilmiyorum. Lakin rica ederim artık yemek blogları / siteleri / dergileri bunu kullanmaktan vazgeçsinler. Ben onların yerinde olsam, soğanları ``"sararıncaya" kadar yağda çevirin´´ derdim. Ben soğanları bizzat sarartıyorum, şimdiye kadar bir zararını görmedim.
Yemek literatüründe artık kullanmaktan vazgeçmeleri gereken bir başka tanım ise "etlerin suyunu çekmesi" kanımca. Sevgili Yemek Blogları, çok sevgili Ayşe Tüter, siz nasıl insanlarsınız ki 2 dakikada zaten suyunu çekmiş bulunan / tavaya yapışayazan etleri kavrulmuş adledebiliyorsunuz?! Nasıl bir mideniz var ki bu çiğ etleri gönül rahatlığıyla tüketebiliyorsunuz?! Ben yemek blogu olsam, "Etleri tavaya alın ve çevirip durun. Suyunu çektikçe, iyice pişene kadar biraz daha su ekleyin. Sonra çevirmeye devam edin. Sonra canınız sıkılınca bir parça eti ağzınıza atın ve pişip pişmediğini anlamaya çalışın." derdim. Ben bu tekniği kullanıyorum ve şimdiye kadar bir zararını görmedim.
Geldiğimizde mutfakta bir ocak yoktu. Bizden önceki insanlar ne yedi, ne pişirdi, ne tip gıdalarla beslendi bilemiyoruz. Gelir gelmez ev sahibemize bize bir ocak alması konusunda istekte bulunduk. 4 gözlü, küçüklü büyüklü süper lüks "baba evi" ocaklarından almasını ummuyorduk elbet; lakin "Bakın size ne aldııııım!" neşesiyle katımıza çıkıp, tek göz ocağı burnumuza dayamasını da beklemiyorduk. O günden itibaren, "Ben yemeği pişireyim, sen yanda çorbayı kaynat kardeş!" imecelerine dahil olmak mümkün değil. Çorba mı yaptın? O gün çorbayla idare et! Zira ana yemeğe ne zamanımız, ne sabrımız, ne de yerimiz var.
Bunun yanında oldukça iyi bir aşçı olduğuma inanıyorum ben. Kıt kaynaklardan ziyafet çıkarma konusunda oldukça ilerleme kaydettim. İlk yaptığım süper acılı tavuk sote faciasından sonra (ben acı seven bir insanım, buna rağmen kulaklarımdan ateş fışkırttım), yükselen bir grafiğe sahibim. Bir gün yemeğe beklerim.
Son günlerde en çok güldüğüm şeyler, çektiğim salak saçma videolarımız. Bıkmadan usanmadan onları izliyorum.
Bugünse, kendi videommuşçasına güldüğüm bir şey daha oldu. Yanımda oturan Fransız delikanlının süper teknolojik Ipod'ından izlediğim bir Youtube şöhreti. Şöyle:
Biz burada 7 Türk'üz. Türkiye'deyken birbirini tanımayan gençler olarak, burada kimi geceler birlikte dışarı çıkmaktan hoşlanıyoruz. Cuma günü arkadaşımız Kaan'ın, Hollanda'dan ve Belçika'dan iki adet ahbabı geldi, 9 Türk olduk. Sonra 7 Türk olarak tertip ettiğimiz geleneksel Buralara-buralara-buraburaburabura-buralara yaz günü kar yağıyor canım Gecesi'nde dinlediğimiz kıvrak parçalarla gülüp, coştuk. Kâh 7 kişiden oluşan Lambada çemberimizle, kâh Hande Yener ve Romeo'suna duyduğumuz derin özlemle ya da striptiz kulübün kapısından geri çevrilmemizle; birbirimize daha da sıkı bağlandık. Ne varsa Türk'te var, ne varsa Türk şarkılarında var, Türk'ün Türk'ten başka dostu var mı ki? cümleleriyle kendimizi o mekândan, bu mekâna savurduk. Türk Türk'e iken başka milletler hakkında atıp tutmak gibi faşistçe zevklerimiz var.
Gece 4 filan, yine bir kulüp çıkışı vestiyerde sıra bekliyorum. Vestiyerde çalışan hanımefendi bir hayli yavaş, vestiyer sırası epeyce uzun. O sırada iki yağız delikanlı, sıranın uzunluğuna baaakmadan, umarsızca en öne geçiyor. Vestiyerci kadını yanaklarından öpüyor ve derin bir muhabbete koyuluyorlar. Bu arada vestiyerci ağır aksak çalışmaya devam ediyor. Derken sıra bana geliyor, vestiyer fişimi uzatıyorum. İki yağızdan birisi, Fransızca "İyi geceler!" diyor bana. Gülümseyerek iyi geceler diliyorum. "Çıkıyor musunuz?" diyor. "Evet" diyorum. "Aaa! Ama gece yeni başladı." diyor. Üzgünüm diyorum, kibarlıktan kırılan yüz ifademle. Hâlâ gülümsüyorum. Kökenin nedir diye soruyor. "Türk." diyorum. Bu noktada kendisinden cevap pek tabii ki Türkçe geliyor: Türk müsün? Ben de Türk'üm.
Yüzüm düşüyor, "Ciddi misiniz?" diyorum Türkçe. "Valla." diye cevaplıyor. "Ay Allah kahretmesin e mi?" diyorum. Gülümsemeye devam. Yanındaki diğer delikanlıyı dürtüp "Türk'müş bak!" diyor. O sırada diğerinin boynunda ışıl ışıl parıldayan, ay yıldızlı kolyeyle göz göze geliyorum. "H