 Evladım Çağrı ve Kuzenim Simge'nin ısrarlarına dayanamayarak 3 günlüğüne İstanbul'a gittim; 6 gün kaldım. 3 gün için 5 çift ayakkabı götürdüm. Hatta 6. çifti bavula sokmaya çalışırken pes edip, "Böyle bir ayakkabıya ihtiyacım olursa oradan alırım!" diyecek kadar ileri gittim. İstanbul'da o -yanımda getirmediğim- 6. çifte ihtiyacım oldu, evet, benzer bir çifte para verecek kadar saçmalamadım.
6 gün içerisinde getirdiklerimin sadece 2 çiftini kullandığımı, diğerlerini poşetinden bile çıkarmadığımı söylemeyeceğim.
İstanbul kendini hatırlattı, ben neler istediğimi hatırladım. Bir ev buldum kendime; fakat işim yok. İstiklal'i yürüdüm defalarca, Rumelihisarı'nda kahvaltı, Köprüaltı'nda bira-paçanga-patates-sigara böreği... Sevdiklerimle beraberdim. Kaç kez, "Çok mutluyum şu an! Şu an o kadar mutluyum ki ya!" cümlesini kurdum, hatırlamıyorum.
Bundan 1,5 sene önce, 2007'de, şöyle not almışım bir yerlere: "Girdiğimiz, önünden geçtiğimiz her mekânın içinden eğlence dökülüyor sanki; ayaklarımıza bulaşıyor eğlence, dolayısıyla mütemadiyen güler hâldeyim. Allah bozmasın. Bu şehrin derdi tasası mı yok, yoksa ben buraya sadece iyi vakit geçirmeye geldiğim için mi böyle oluyor bilmiyorum. Terk edecek olmak ağrıma gidiyor."
Bundandır, eve döner dönmez Kariyer.net'te saçma sapan iş ilanlarına olabilir gözüyle bakmalarım.
Düşünmediğim zamanlarda bir de kitap okuyorum, Andre Maurois'nın İklimler'i. İskelet iyi olunca çevirinin çok kötü olması bile beni kitaptan soğutamıyor. Bu arada Nada hâlâ güzel, hâlâ bizim.
Seneler önce Zuhal Olcay "Ben hiç mükemmel değilim, belki de sıradan biriyim. İşin aslı sevgilim: sen bana fazla iyisin." gibi sözlerle bezeli güzel bir şarkı söylemiş. Şarkının pop ritmleriyle başlayıp, elektrogitarın coşmasıyla rock rüzgârında savrulması, Zuhal Olcay'ın Zerrin Özer gırtlağıyla gösteri yapması filan hoş karşılanmalı. Zira '90'larda her türlü saçmalık -Barbaros Hayrettin dahil- mevcuttu deyip, görmezden gelmeliyiz. Gelebiliriz. Neyse seneler sonra bugün, Zuhal Olcay, Yine Aşk Var şarkısında diyor ki: Anladım sen çok büyüksün, sana göre değilim. / Bir boy eksik, bir beden küçük; ben sana göre değilim. / Benim aklım kıt, deliyim anlayamam. Bu zaman aralığı içerisinde Zuhal Olcay'ın yarattığı bu karakterin hâletiruhiyesinde, kendine olan güven(sizliğ)inde en ufak bir değişiklik olmaması üzüntü verici. Fakat üslup değişikliği dikkat çekici boyutlarda. Yani ilk şarkıda deli dolulukla hafifmeşreplik arasında gidip gelen, gel git akıllı bir kadın tasvir ediliyorken; ikinci şarkıda ise kabullenmiş bir kadınla karşı karşıyayız. Kaybettiğini kabullenmiş... ("Mazim bu kadarmış, bozdurup harcayamam.") Adamın onu asla sevemeyeceğini kabullenmiş... Olmuş, olgunlanmış. İlk şarkıda, adamın bir gece sarhoş olup kadının kapısını çaldığı takdirde eli boş dönmeyeceğinin sinyallerini alıyoruz. Lakin ikinci şarkıda, adam belki korka korka çalacaktır kapıyı, kadın açmayacaktır. Orası kesin. Bu iki şarkıda da beni kendine çeken nokta: kadının istenilmeyişini ( istenilmemek ne acıklı keliymeymiş!) kendini adamdan aşağı bir pozisyona yerleştirerek açıklaması. O kadar alışkın değiliz ki kadının terk edilmesini / istenilmemesini sebep olarak kendi eksiklerini göstermesine... Çevremizdeki istenilmeyen, tercih edilmeyen, terk edilen her kadın, kendisini istemeyen o erkekten daha üstündür çünkü. Daha akıllıdır. Daha zengin, daha kültürlüdür. Ah, şekerim, o kadar zekidir ki korkutmaktadır karşısındakini. Evet, evet! Erkekler onun zekâsından, başarısından korkmaktadır. Erkek onu taşıyamamıştır. Kalem kırılmış, ceza kesilmiştir bir kere. Dolayısıyla, tüm ergenlik ve ilk genç kızlık dönemimde çevremdeki kadınlar zavallı aklımı bu tür bir mantıkla bulandırdığından, "Sen bana fazla iyisin" de, "Yine aşk var" da seneler sonra içimdeki o boşluğu dolduran; müthiş samimi, naif bulduğum şarkılar. Ben hiçbir zaman, "Ben ona fazlayım." "Beni taşıyamadı." "Zekâmdan ve kendime olan güvenimden korktu."cu kadınlardan, o özgüven bombalarından olamadım çünkü. Hep kendimde aradım sorunu, kusuru. Dizi, roman ve şarkı karakterlerini fazlasıyla ciddiye alan, anneanne kılıklı bir insan olduğumdan da yazımı şöyle, hemcinslerime (ve hatta kameralara) dönerek noktalıyorum: Tüm erkeklerin hayranlık duyduğu, tüm Türk kadın oyuncuların röportajlarda favori Türk oyuncuları olarak işaret ettiği Zuhal Olcay BİLE bu tür bir hâletiruhiye içerisine giriyorsa eğer; biz normal kadınlar, bölgesel yağlanmalarımız, sorunlu cilt tiplerimiz, karşı cinste asla içinde kaybolup gitme isteği uyandırmayan bakışlarımızla ne yapabiliriz, daha ne kadar bu "Zekâmdan korktu." dalgasını devam ettirebiliriz merak ediyorum.
Önce sınavlar bitti. Ufukta muazzam bir balo vardı, önümüzde güzel günler... Herkes Ankara'daydı. Baloya günler kala, bir yandan ne giyeceğimizi tartışırken, bir yandan buluştuk toplandık. Yedik, içtik, eğlendik. Balo gecesinin ertesinde, sabahın 7'sinde, çorba içerken hüzünlüydük, evet; ama ne de olsa daha kep töreni vardı. Önümüzde güzel günler... Kep'e kadar birçoğumuz Ankara'daydı. Dolayısıyla Kep'e günler kala, bir yandan cübbenin altına ne giyeceğimizi tartışırken, buluştuk, toplandık, yedik, içtik. Kep Töreni... Tuhaftı. Normalde televizyonda BİLE herhangi bir kep atma sahnesi izlerken gözyaşlarına boğulan ben, kendi kep törenimde tek bir gözyaşı dökmedim. Her şey çok çabuk oldu, bitti. Çıkışta fotoğraflar filan. Aile yemeği sonrası yeniden arkadaşlar... Önce Ömer gitti. Resmen, herkese tek tek sarıldı, arkasını döndü gitti adam. Büyük bir grup "eller havaya"yı, benim eksilmiş mütevazı arkadaş grubum ise oturup sessiz sessiz sohbet etmeyi tercih etti. (Sanki senelerdir hiiiç konuşmamışız gibi.) O nedenle Çayyolu Nada'nın bahçesi biçilmiş kaftandı. Mekânın polar şalları olmasa donabilirdik. Saat 2'yi biraz geçiyordu, ben kalktım. Herkese tek tek sarıldım. Ha, herhalde zaten bir gün -elbette- İstanbul'a taşınırım. Yine de... Şimdilik öyle bir sebebim yok. Olmasını artık gerçekten çok istiyorum. Birçok şey var kafamda. 1000 tane hayat yaşıyorum hayallerimde. Kafamında içinde 1000 tane hayal, hiçbiri birbirine değmiyor. Yüksek lisans hayallerim var mesela. Kimi Paris'te, kimi New York'ta, kimi ODTÜ'de... Elimde herhangi bir GMAT, TOEFL, ALES olmadığı için her şekilde bu 1 sene sonrasına kalıyor. Sonracığıma, yazılı basın inanılmaz ilgimi çekiyor. Şöyle güzel bir gazeteye, dergiye gireyim; bir gazete nasıl çıkar, neler olur öğreneyim... Yazdığım ufacık bir cümleyi herkes okusun, çok istiyorum. Böylece kendi kanatlarım olsun, ailemden bağımsız uçabileyim, alışveriş merkezlerinde... *Şaka!* Bunun için de ne yapılır bilmiyorum. 2 minicik kontak buldum, onlardan böyle posta kutusu başında haber bekliyorum. Doğuş Yayın'in koskocaman sitesi var, İnsan Kaynakları her nasılsa insan aramıyor. Bu arada babam soruyor: ne yapacaksın? Ne yapacağım? Master yap bence. Bence pazarlama master'ı yap. Medya'yı ben sordum, herkes birbirinin kuyusunu kazıyormuş orada. Master yap. Ama bir an önce başla artık araştırmaya. Yıldızımı bulayım, yıldızımı bulayım, yıldızımı bulayım.
Lütfen.
Güya rahatlamak için yazacaktım, iyice şiştim.
Kutlu Mezuniyet Haftası, bugün, kep provasından 1 gün önce, postacının (Aslında kargocu; ama postacı daha romantik gelmiyor mu kulağa?) kapımı 2 kere çalmasıyla başladı. Kübra, dünyanın en güzel yaka iğnesini göndermiş Adıyaman'dan. Kutunun yanına dünyanın en güzel mektubunu iliştirmiş. Sabahın 10'unda, henüz beynim gün ışığına alışmamışken, yatağıma oturdum ağladım. Seni o kadar çok özlemişim ki; ne kadar çok özlediğimi unutmuşum.
 Hafta sonunun en güzel yanları #1) Hande'nin İstanbul'dan Ankara'ya gelmesi ve birlikte peynire şaraba doymamızdı. Hafta sonunun en güzel yanları #2) Nada Çayyolu şubesi kapılarını (anneannenizin bahçeli evine giriyormuşçasına, insanı içeri buyur eden demir bir bahçe kapısı var) Cumartesi günü açtı. Ben ilk girişte, hemen bina kapısının önünde duran ağaca tav oldum. Mobil bir ağaç düşünün, dallarında rengârenk ampuller var... Ağaca dolanmış rengârenk ampuller deyince, aklınıza mini mini yılbaşı ışık zincirleri gelmesin. Bahsettiğim, böyle, "Mahallede sünnet düğünü yapıyoruz da, sizin şu kızın düğününde apartmandan apartmana astığınız renkli ampulleri ödünç alabilir miyiz?!" ampulleri. Rengârenk ampuller, tek tek, ağacın dallarında... Mantık olarak basit; ama pratikte rüya gibi bir görüntü. Ki, renkli balonlardan sonra ağaçlara dolanmış renkli mahalle düğünü ampulleri de en çok rüyalarıma giren objedir. Neyse, öncesinde ben hâlihazırda bir hayli demlenmiş olduğum için, Çayyolu Nada'da gördüğüm objeleri mantar kafası ve büyük bir hayranlıkla değerlendiriyor olmam pek doğal. Geceye dair hatırladığım -en az ışıklı ağaç kadar güzel- başka bir güzel nokta ise elden ele dolaşan içi meyve dolu büyük tabaklardı. Çayyolu Nada sağ olsun: gece boyunca üzüme, küp küp kesilmiş karpuza, kavuna, kiraza, çileğe, kiviye ve hatta diyebilirim ki vitamine doyduk. Açılış sebebiyle içkiler de tabii ki ikramdı; lakin az önce bahsettiğim pre-Çayyolu çalışmalarım ne yazık ki bu fırsattan etkili bir şekilde yararlanmama engel oldu. (Çöp tenekesi değil bu, mide!) Sahnede Perşembe geceleri Tunus Nada'da çalıp / söyleyen Yada vardı. (Ki onlardan da bir tanesi Voodoo Abla'mızın arkadaşıymış) Bir ara yağmur yağdı, geniş şemsiyelerin altında bekleştik. Bu arada çalışanlardan birisi benim renkli ağacımı söndürüp, köşeye itti. Ben - evde ertesi gün ÖSS'ye girecek bir kardeşim olduğu için- kurtlanmaya başladım. Caaanım içkileri, meyve tabaklarını geride bırakıp eve yollandım. Burak beni eve bıraktıktan sonra Tunus Nada'ya gidip, Çayyolu Nada'yla ilgili görüşlerini paylaşmış. Diyeceğim o ki: Ümitköy'den Park Caddesi'nden, Park Caddesi'ne dizi dizi dizilmiş mekânlardan nefret ediyorum. (TAPS hariç) Dolayısıyla Çayyolu Nada, oradaki insanlar için çölde bir vaha! Gitsinler, takılsınlar, fındık shot'a doysunlar. Ortam güzel, geniş, ferah... Ama işte... Hem bana uzak, hem de orada çalışan bir Ramazan, bir Cuma yok. Bir Derya, hiç yok.
 Biz Ankara'da yaşayan New Yorkerlar, birtakım yabancı dizilerden de çok iyi bildiğiniz üzere (o dizilerin adını vermeye gerek bile duymuyorum!), yeni açılan restoranlara, barlara akın etmekten müthiş bir keyif alırız. Ne zaman yeni bir restoran açılsa, sanki hiiiç talep olmayacakmış gibi, rezervasyonsuz içeri girmeye çalışır; gerekirse kapının önünde kuyruklar oluştururuz. Bir Big Chefs, fikis menü 10 lira!'lık yemek dağıtıyormuşçasına dolup taştı mesela aylarca. Hâlâ da o kat kat restoran (3 şubesi birden!) tüm Ankara'yı doyurmakta! Kitchenette, ona keza.
Aylardır acayip, über tiksinç bilbordlarıyla trafikteki insancıkların midesini ağzına getiren Eat'n Joy, geçtiğimiz Cumartesi kapılarını açtı. Acayip, über tiksinç bilbord tanımım, Ankara'da yaşamayan okurlar için anlamsız gelebilir, hemen açıklayayım: devasa bir afiş düşünün. Sadece ağzı ve burnu görünen bir kadın, her bir afişte farklı olmak üzere, hamburger / dondurma / makarna yiyor. Fakat her bir yiyeceğin tüketiliş şekli, bizlere 9,5 Hafta filminden kareleri anımsatıyor: makarnanın sosu ağza burna bulanmış, erimiş çikolatalı dondurma kadının burnunun etrafında dondurma dışında her türlü kahverengi pisliğe benziyor, kadın o kahverengi şeye bulanmış parmaklarını yalıyor, vs. Fakat nihayetinde biz de, bu tüm Ankara'yı kaplayan gümbür gümbür reklamlamalara dayanamayıp, "Ne kadar iğrenç olabilir ki?!" diye düşünerek, bilgisayar başından kalktık, Filistin Caddesi üzerindeki bu çok katlı restorana ayak bastık.
Eat'n Joy, dekor anlamında sihirli bir mekân: içeri girdiğiniz anda kendinizi Big Chefs'te buluyorsunuz! Eğer bir konsept inşa edildiyse, Big Chefs Konsepti olmuş, özür dileyerek belirtiyorum. Yeni bir şey yok. Ben milyon dolarlar döküp Ankara'nın en rekabeti yüksek bölgesinde restoran açacak olsam, öncelikle servisten anlayan deneyimli garsonlar alırım ki metrekareye düşen şaşkın ördek sayısı azalsın. Oysaki Eat'n Joy'da müşteri sudan çıkmış balık, bir şey bilmiyor / Garsonlar şaşkın, yemekler hakkında bir bilgisi yok. Haftalardır kalbimde sakladığım "kocaman / kalın bir ızgara biftek" yeme arzusu ne yazık ki burada su yüzüne çıktı; şansıma da menü ızgara et cennetiydi. T-Bone Steak ile Dallas Steak arasındaki farkı sordum, servis elemanı bana menüde yazan açıklamayı okudu. Ha, olabilir, belki de bu elemanın ilk iş deneyimi; kendisine saygım sonsuz! Ama, "Sen aylarca o iğrenç bilbordlarının ardında inşaat hâlindeyken, bir yandan servis elemanlarını eğitemedin mi?" diye de sorarlar adama, artık kimse o. Yani!
Neyse T-Bone Steak'te karar kıldım, istiyorum ki "Nasıl pişsin?" diye, "Bu biraz geç pişer, sizin için sorun olur mu?" diye sorsun. (Budakaltı'ndan alışmışız bu tür bilgilendirmelere) Hiçbir şey sormadı. Zaten sormasına da gerek yokmuş, 15 dakika sonra bifteğim hazır, nazır ve bir hayli KANLIYDI. Bu tür az pişmiş, Avrupai etler bana göre değil. Mersinliyim ya ben; kebabın, çöp şişin, ciğerin, tantuninin memleketinden geliyorum. Dolayısıyla ne zaman böyle az pişmiş bir et parçası görsem, içimden geçen: ETE YAZIK YAHU! olur. Yine de sesimi çıkarmam, "Demek ki et pişirme tarzları buymuş." derim. Sohbet güzel, 2 kadeh de kırmızı şarap olunca; sanki yarın PETA tarafından hazırlanacak olan potansiyel hedef tahtalarına model olacakmışım gibi yedim. Bir dahaki Eat'n Joy ziyaretimde (olur da Big Chefs'te yer bulamazsak eğer) tercihimi T-Bone Steak'ten yana kullanmayacağım kesin.
Tam bu noktada Angara bebesine bağlıyorum: Sonra aynı gece, alkol sonrası, Esat'taki ASPAVA'lardan birine girdik: 3 dakikada servis, ilik gibi et, sıcacık lavaş, ayyaş ayıltan cacık, soslu patates... Servis elemanı her birimize limon kolonyası dağıttı, o da yetmedi 20 tane ıslak mendil bıraktı gitti. Biz çay içmek istemeyince üzüldü. Ben "ASPAVA'ya ruhumu satarım!" deyince kimse inanmıyor.
Saat şu an sabahın 5.20'si. Şu kadarcık ASPAVA muhabbeti bile beynimi ayrı, midemi ayrı, tükürük bezlerimi ayrı uyarıyorken; yemişim affedersin Eat'n Joy'un kanlı bifteğini.
Öncelikle, yazıya başlamadan önce belirtmek istediğim bir şey var: ben, dinlediği her şarkıyı kendine mal eden insanlara gülerim. Mor ve Ötesi'nin Bir Derdim Var'ı böyle bir şarkıydı mesela! Sonraaaa, The Beatles'ın Girl'ü... Teoman'ın Ruhun Sarışın'ı da öyle oldu son zamanlarda, "Tenin esmer, ruhun sarışın. Acıtıyor güzelliğin, farkında mısın?" Zaten Türkiye'deki kadınların %98'i esmer, dolayısıyla "Aaay! Bu şarkı tam beni anlatıyooo!" Yani!.. Neyse, lise çağlarındayken Hande'yle accccayip severek dinlediğimiz bir şarkı vardı: PSİKOPAT. Mazhar Alanson ve Cem Yılmaz söylüyor. Geçtiğimiz Cuma akşamı şenlikte bu şarkı çalınca, ben de hatırlamış bulundum. Eve geldim, arşivimin tozlu raflarından çıkarıp dinlemeye başladım. Şimdi söyleyeceğim şeye muhterem uzuvlarınızla gülmek serbest! Diyeceğim o ki, eğer bu şarkı herhangi bir kadın için yazılmışsa eğer; o kadın benim. Yani gün gelecek, kocam olacak herif, içinden bu sözleri geçirecek: ` `Az biraz gül yüzüme, buz gibi bakma. Cana yakın ol biraz, suratını asma. Tatlı tatlı konuş, "Sen bilirsin." de. Ya güzel bir söz söyle, sevdir kendini.´´Bense domuz gibi bi' tarafımı adama dönüp Yaprak Dökümü izlemeye devam edeceğim. Hani Türksel'in reklamında, mağazalarda indirim yaptırmak için parmaklarına sarı toplar geçirip "Dıd dıd dırıt dıt!" diyen psikopat anne var ya, O KADIN DA BENİM. Zevzek kadın... Oğlan "Kamyon, kamyon!" diye inliyor, "Aa dur çocuğum alışverişe yeni başladık?" "Dur oğlum babana bi'şey alıyoruz?" "Oğlum dur? Benzin alıyoruz?" Sonunda çocuğa el kadar kamyonu gösteriyor, hediye diye. Oysaki çocuğun hayali kendi boyutlarında bir oyuncak Caterpillar. Sen sabahtan akşama kadar arabanın bagajını saçma sapan şeylerle doldur, oğlanın minicik oyuncak kamyonla tatmin olmasını bekle! Tam Jelatin'lik durumlar. Bu kadar satırı şunun için karaladım: Body Shop'ın yaseminli vücut losyonu kadar güzel kokan pek az şey var şu hayatta! Hepinizi öpüyorum! 11.05.2009
 Balo sonrası vücudumda ateşlenen Emre Altuğ aşkını takiben, Youtube kanalında Gülpare isimli bir televizyon dizisine başladım. Başrolde, tahmin ettiğiniz üzere, Emre Altuğ oynuyor. Kadın oyuncu Mine Tugay. (Kendisi Fikret Kuşkan'la pek sevimli bir yaz dizisinde oynamıştı; o da her gönül verdiğim dizi gibi çabuk bitmişti.) Neyse... Bu Gülpare de tipik, '90'lı yıllar nostaljisi yaşatan bir Türk dizisi. Daha doğrusu: dizi karakterleri toptan '90'lı yılların TV dizilerinden aramıza ışınlanmış durumda. Kötüler yüzde yüz kötü. İyiler yüzde yüz melek. Kadın karakter Gülbahar, kötüler hariç herkesin sevgilisi. Kötünün kötü olduğunu ses tonundan, saçının boyasından filan anlayabiliyoruz. Keşke gerçek hayatta da böyle olsaydı, der, gece gece bağladığım bu duygusal hâli tek cümlede tanımlarım. Birçok dizide olduğu gibi Gülpare'de de böyle ağır bir konak / köklü aile havası hakim. 3 cümlenin 2'si, "Atahanoğulları'na bu yakışmaz!" "Güldemir Ailesi verdiği sözden dönmez!" vs. Böyle soyadlarını çoğalta çoğalta aile içi gelenek ve göreneklerden bahsetmelere de hastayımdır. Sadece siz namuslu, sözünün eri ailelersiniz; biz diğer tüm çekirdek aileler orospu çocuğuyuz, affedersin. Lisedeyken bir gün, öyle oturuyoruz arkadaşlarla, soyadlarımızın nereden geldiği, ne anlam ifade ettiği hakkında sohbet ediyoruz; arkadaşlarımdan biri şöyle dedi: Valla bizim soyad nereden gelmiş bilmiyorum; ama bizim ailede bir söz vardır, "Gençalp olmak bir gururdur!" Yok yaa?! Tamam, çocuğun bu lafı o an bir tarafından uydurduğu fazlasıyla açıktı; lakin yine de bu tür bir şeyi sallarken Türk dizilerinden feyz al bari be çocuğum! Çankaya'da geniş bir arazi üzerine inşa edilmiş haşmetli konağınızda yaşasanız anlayacağım içine girdiğin bu havaları ama... İcabında boşanmış çekirdek ebeveynlerinle apartman dairesinde oturuyorsun ve çoğu zaman kesif kesif ter kokuyorsun. Ayrıca Uzangillerden olmadıkça mensubu olmanın gurur vermediği herhangi bir aile yoktur diye düşünüyorum. Diziye dönecek olursak, Gülbahar ezilmiş bir karakter, konağın beslemesi filan. Fakat ilk bölümden öğreniyoruz ki konağın sahibi aslında öz babası Gülbahar'ın. Zamanında Türk dizileri ile Amerikan dizileri arasındaki fark hakkında bir şey okumuştum Ekşi Sözlük'te mi, bir blogda mı ne: Amerikan dizilerinde esas kızın/ oğlanın öz babasının kim olduğunu sezon sonunda karakterle beraber öğreniriz. Türk dizilerinde ise esas kızın / oğlanın gerçek babasının kim olduğunu ilk bölümde öğrenir; akabinde bölümlerce esas kızın / oğlanın bunu öğrenmesini bekleriz. Şimdi 8. bölümdeyim. Bakalım önümüzdeki 3 bölüm bize neler gösterecek? Gülbahar ve Aslan'ın aşkı tamamına erecek mi? Gerizekâlı Jelatin kafasını dizilerden ve kitaplardan kaldırıp, böyle büyük aşklar yaşayacağı günleri beklemekten vazgeçecek mi?! * * *
Büyük aşk demişken... Cuma gecesi kızlarla uzun zamandır ziyaret etmediğimiz Nada'yı ziyaret ettik, balo dedikodularını dedikodu havuzunda biriktirmek adına... Önce terasta elmalı Martinilerle, Biancolarla, beyaz şaraplarla filan demleniyorduk, sonra dans etmeye içeri girdik. Birden müzik durdu, ortam aydınlandı. Ben tam, " Allah! Polisler geldi. Kimliğimizi hazır edelim!" moduna girmiştim, kızları terörize etmeye başlayacaktım ki; DJ delikanlı herkesi susturdu ve sevgilisine ilan-ı aşk etti. Biz alkışladık, Ayşegül, "Ayy fotoğraf çekelim miii?" dedi. Yok kimsenin fotoğrafını çekmedik; ama bu efsane anekdotun bünyelerde yarattığı bunalımı bastırmak adına kendimizi Nada Shot'a verdik. Nada Shot'ın midelerde yarattığı kazıntıyı bastırmak adına da Aspava'ya.
Simge'yle aylardır kurduğumuz limuzin hayalleri arkadaşlarımız ve açgözlü limuzin kiralama servisleri tarafından sabote edilince, bir de bakmışız Burak'ın Batmobil'inde Ajda Pekkan dinleyerek ilerliyoruz. (Zaten otelin önünde başka kızların kıyafetleri hakkında dedikodu yaparken, limuzinle gelmenin ne denli avam duracağını acı içerisinde idrak ettik. Diyebilirim ki: ucuz atlattık.)
* * *
Geçtiğimiz episodlardan birinde Emre Altuğ konserine gittiğimi, deliler gibi dans edip eğlendiğimi, DİB Sahne'nin boşluğundan kaynaklanan bir "Emre Altuğ bizim evin salonunda şarkı söylüyor." mutluluğu / rahatlığı yaşadığımı okumuştunuz. Herhalde bunun bir üst seviyesi, "Emre Altuğ 1 metre ötede şarkı söylerken masada talaş böreği yemek" olurdu. Ben de bunu kısmen de olsa gerçekleştirmiş oldum. Kısmen diyorum çünkü Emre Altuğ 1 metre ötede şarkı söylerken önünüzdeki böreği tamamlayamayabiliyorsunuz. Gerçi Ömer, Emre Altuğ 1 metre ötede şarkı söylerken tavuk sarma yemeye devam eden ilk insan olarak tarihe geçti, o ayrı konu. Baloya gelmeleri için binbir dil dökerek ikna ettiğimiz aziz dostlarımız Ahmet, Çağrı ve Ömer, Emre Altuğ'a olan ezeli önyargılarını dans pistinden ayrılmayarak sonlandırdılar. Yeşil Gözlü arkadaşım Ahmet, "Helal olsun adama!" dedi, Emre Altuğ'a hakkını verdi. Ayrıca gecenin sonunda "Bizi gelmeye ikna ettiğiniz için teşekkürler." diyerek genç kızların kalbini kazandı.  Bu arada Çağrı'yla ben, şaka gibi ama, Emre Altuğ öncesi çıkan grubun söylediği ilk şarkıda -benim zorumla- piste atlayarak açılışı yaptık. Böylesi bir medeni cesaretin tüm vücudumu kaplaması, bittabii ki, çalan ilk şarkının Çağrı'yla çok sevdiğimiz Sympathique olması; bunun da Çağrı'nın bildiği tek, benimse söyleyebildiğim tek Fransızca şarkı olması, orada bulunan insanların yarısından fazlasını bir daha görmeyecek olmam, vs. Neyse Çağrı'nın salsa adımları, benim ona ayak uydurma çabalarım sonucu pistte düşmeden dansı noktaladık. Ufak da bir alkış aldık. Üstteki ilk Emre Altuğ fotoğrafını ben çektim. Şu altta görmüş olduğunuzu ise Facebook'ta birisinin albümünden aşırdım. Onun objektifi Emre'yi daha güzel görmüş olabilir, "Ama benim de Emre'yi muhteşem gören bir gönül gözüm var!" der, hayatımın ennn güzel gecelerinden biri olan Mezuniyet Balosu yazımı burada sonlandırırım.  Sahneye mavi beyaz kırmızı balonlar düşerken dedi ki E.A., "Umarım hayallerinizin ötesinde bir hayat yaşarsınız." Benim gözlerim doldu. Barış, "Canım mezuniyetin hayırlı olsun, biz birbirimizi kutladık sen sahnedeyken." dedi, sarıldık. Gözlerimden yaşlar düşerken onlar güldü bana. Ben kendime geldim. Çağrı'yı benim tavuğumu yediği için azarlıyormuş gibi yaptım. Eski hâlime dönüş yaptım.
ARKADAŞLAR HAZIR MIYIZ?!
    Balonun yıldızı maskaranın ardındaki afişte saklı!Veee benim yıldızım:  Ay yay yay yaa!
 Geçen hafta Pazartesi günü, "Son sınavıma giriyorum, bana şans dileyin!" nidaları eşliğinde lisans eğitimimi noktaladım. Lakin her ne kadar kritik durumda olmadığını bilsen de içten içe "Ya birinden kalırsam?" korkusunu taşımamak elde değil. Dolayısıyla 1,5 haftadır geziyorum, tozuyorum; ama -içim pır pır- notların açıklanacağı günü bekliyorum. Bugün akşamüzeri uykumdan, cep telefonuma gelen "Notlar belli olmuş." mesajıyla fırladım. Kalbim ağzımda, okulun sitesini açtım: bu dönem aldığım tüm derslerden geçmiştim.Yüzümü yıkadım. Kardeşim odama girdi, bilgisayara oturdu. Annem oturma odasında... Bir bardak su içtim. Evin içinde kendi kendime dolanıyorum. Salon, oturma odası, mutfak, odam... Suratımda kustu kusacak bir ifade. Kardeşim, "Ne oldu ya?!" dedi. Yatağıma oturdum. "Ya..." dedim. Sorusunu yeniledi, endişeli bir ifadeyle. "Notlarım belli olmuş." dedim gözlerim dolu dolu. Benden 5 yaş küçük erkek kardeşim, ağabeyimmiş gibi, böyle şefkat dolu, "Bitti mi yani?" dedi. Ondan sonra bir 15 dakika boyunca gözyaşlarımı durduramadım. Kötü geçen sınavlarıma, hafta sonlarımı iç eden grup projelerine, kaldığım derslere, üniversiteye alışamadığım günlere, servis beklerken böbreğimi hissettiren soğuklara ağladım. Sonra, okulumun bana 5 aylık bir Fransa deneyimi şansı vermesine... Okul sonrası Bestekar'da içilen biralara ağladım. "Bu okuldan nefret ediyorum!" dediğim zamanlarda okulumun bana sunduğu fırsatlara ağladım. Fakülte önü kahve keyiflerine, 50 kişi birden gittiğimiz fasıllarda tokuşturulan kadehlere ağladım. Hocalardan aldığım ufak bir övgüyle merdivenlerden uçarcasına indiğim günlere, dersteki o komik çocuğun söyleyip de tüm sınıfı güldürdüğü kelimelere ağladım. Herkesin üniversite hayatı kendine güzeldir; ama benimki çok güzeldi. Öyle yani. Peki ben şimdi ne yapacağım?
Kafama yatan bir yemek kursu bulursam, yazılmak istiyorum. Keyifli olsun, hocası şirin, gruptakiler sempatik olsun; pişirdiklerimiz ağzıma layık, kullandığımız malzemeler evlerimizde kolaylıkla bulacağımız türden olsun istiyorum.
Bu konuda öyle gaza geldim ki; o gücü kendimde bulduğum an aylar evvel aldığım risotto (arborio) pirincini işleme geçireceğim. Mantarlı, parmesanlı...
Geçen sene tam bu saatlerde (31.05.2008) Münih Sheraton Otel'de felekten bir gece çalıyordum. Bugünse sinemada sıkıcı bir film izledim. 1 adet bilezik aldım. 2 adet elbise beğendim. İndirim günlerini düşledim. Yasemin çayı içtim.
(Yazacak bir şey bulamadığım için Facebook notlarımdan faydalanıyorum.)
Yaprak Dökümü'nü izliyorum. Dizide mutlu olmasını istemediğim tek karakter var: NECLA. Son bölümde Hayriye Hanım kızına, "İyi ettin kocana geri dönmekle!" gibisinden bir şey söyledi. Necla'nın cevabı, "Öyle mi diyorsun?" idi. Zannedersin ki kocası çok zengin; AMA ayyaş, dayakçı, psikopat, kumarbaz, sadakatsiz, çirkin bir herif. Zannedersin ki altın kafese kapatmışlar Necla'yı, o hâlâ damı akan eski konağı, suratsız babasını, çalçene anasını, zayıf karakterli / hırsız ağabeyi Şevket'i, sümsük komşuları Sedef'i özlüyor... Ulan şıllık! Kocan yakışıklı, efendi, sana aşık, yaptığın tüm orospuluklara rağmen seni kabul etmiş, yaptığın tüm orospuluklara rağmen senin için ailesini karşısına almış, altın kalpli bir adam. Tüm bu meziyetlerin bir erkekte bulunması BİLE mümkün değilken; adam üstüne üstlük trilyoner! Hâlâ ne artizlik peşindesin? Ha tamam, Necla başlı başına orospu bir karakter olabilir. Ferhunde'yi de öyle tanıdık, bağrımıza bastık. Lakin dizi süresince Necla'nın erkeğine boyun eğmeyen, erkeğinin ailesine boyun eğmeyen, cool, kendine güveni tam KADIN olarak gösterilmesine dayanamıyorum. Orospuluk ne zaman cool oldu yani? Kadın bildiğin kaltak. Doyumsuz. Hazımsız. Bunun dışında Aşk-ı Memnu'yu izliyorum. Ziyagil Holding'e CV'mi gönderme konusunda hevesleniyorum. Çünkü ben "Aaaay! Behlüüül!" değil, Peyker'in kocası Nihat'çıyım. Belki Nihat benden hoşlanır, mutlu oluruz diye düşünüyorum. Nihat da Yaprak Dökümü'ndeki Cem'in Aşk-ı Memnu versiyonu zaten. Hırslı, çalışkan, dürüst, sevdiği kadın için ailesini karşısına almış mavi gözlü bir adam. Gerçi zaman zaman, sırf tam kafamdaki adamla aşk yaşayacağım diye yuva yıkan kadın olmaya değer mi diye düşünmüyorum değil... (Zaten renkli gözlü erkekler pek tipim değildir.) Bir ara, emlakçıya ihtiyacımız olmuştu ailecek; birkaç saniye Oğuz Ayhan'ın (Yaprak Dökümü'ndeki şerefsiz fakat akıllı emlakçı karakter) telefon numarasına nasıl ulaşabileceğimi düşündüm. İşte böyle kalbimde yaşatırım ben dizileri.
 Ders çalışmaya başlamadan önce defterimin en üstüne mutlaka bunu yazarım.
Bir önceki zevzek ötesi yazıyı unutturmak için bir an önce yeni yazı yazmam gerekiyordu.
Şöyle ki, taa geçen dönem Issız Adam'ı ikinci kez izlemeye, Atakule'ye gittiğimde 1Milyoncu dükkânlardan birinde konfeti bulmuştum. Böyle iri, uzunca bir silindir, altındaki mekanizmayı çevirdiğin zaman patlıyor ve içinden milyonlarca parıltılı kağıt parçacıkları filan fırlıyor. Tam bana göre bir eğlencelik. Aradan aylar geçti, ne vizeler ne finaller atlattık; konfetiyi patlatmaya fırsat olmadı. Hayallerimde de şöyle bir sahne var: yemyeşil çimenlerin ortasındayız, çeviriyoruz mekanizmayı, üzerimize parlak kağıt parçacıkları dökülüyor. Rüya gibi. Geçtiğimiz Çarşamba, kol gibi olmasını beklediğimiz, uğruna geceleri yusuf yusuf okulda geçirdiğimiz bir final atlattık. Çıkışta anladık ki; konfetinin zamanıdır. Arabanın derinliklerinden çıkardım, bu hoş kutlamayı gerçekleştirmesi için Ömer'i görevlendirdim. Şansımıza da, deli gibi bir rüzgâr. Ömer çevirdi çevirdi, konfeti patladı. Ben böyle, konfetiler saçlarıma düşecek, narin parmak hareketleriyle onları saçlarımdan ayıklayacağım diye beklerken... Hain rüzgâr, bütün parçacıklar uçtuuu uçtu; fakültemizin gözde bekarı, 32 senelik üniversite hayatıyla okula kazık çakmış Gökhan'ın KEL KAFASINA kondu. Neyse ki Ömer eliyle pat pat vurdu silindire de; dibindeki artıklardan bir nebze de olsa faydalandık. * * * *
Ankara'daki arabalara özgü bir sistem talep ediyorum: MODERN SABAHLAR MI? / AYÇA ŞEN BAŞKAN PUSU MU? sistemi. Arabada gidiyorsun, gözün yandaki otomobilin şoförüne takılıyor. Adam / kadın kendi kendine deli gibi gülüyor. O sırada Radyo Odtü'desin, şarkı çalıyor. Demek ki Modern Sabahlar'a gülmüyor; bir heves Ayça Şen'e geçiyorsun, espriyi çoktan kaçırmışsın filan. Ah ulan, kim bilir neye gülüyordu diyorsun... Başka bir şoför kendi kendine gülüyor yine... Sen Ayça Şen'e takılmışsın, Odtü'ye depar atıyorsun. Orada da bir şey yok? Ah, ulan, peki bu kime gülüyor? Bu gülen şoförlerin penceresinde ibare olsa böyle değişken, kim M.S dinliyor, kim A.Ş. belli olsun. Trafikte birlik yaşayalım. Yine de Ayçe Şen'in jinglelarını tek geçsem de ben, senelerin hükümet gibi Modern Sabahları'nı satmam, satamam. Yani!
 Böyle bazen hava "tam bir şeyler yapma" havasıdır ya hani! Böyle yağmurlu, kapalı ve soğuksa tam eve kapanıp kitap okuma / kahve içip Türk filmi izleme havasıdır. Güneşli ve pırıl pırılsa tam Tunalı'da yürüme havası. Akşamüzeri ve ılıksa, tam Seymenler'de kitap okuma havası... Lakin ne yazık ki çoğu zaman bu bir şey yapma havalarında ya okulunuza, ya işinize gitmeniz gerekmektedir. İstemeye istemeye hazırlanıp çıkarsınız evden. Aslında tamamen boş ve müsait olduğunuz zamanlarda da tanık olabilirsiniz bu, bir şey yapma havalarına... Ama insanoğlu işte, o zaman da siz güzelliğini, kıymetini fark edemezsiniz içinde bulunduğunuz durumun.
Bu tam bir şeyler yapma havalarının en çok "tam eve kapanıp kitap okuma / kahve içip Türk filmi izleme" olanlarını çok severim ben, tahmin ettiğiniz üzere. Ne yazık ki yağmurlu, gökgürültülü havalar çoğu kez kış aylarına gelir; o zaman da okulda sizi bekleyen dersleriniz, bilgisayarda yazılmayı bekleyen proje raporunuz vardır... Okul tatile girdiğinde de leş bir sıcak kaplar Ankara'yı her sabah 6 sularında, akşam güneş çekilinceye kadar da rahat bırakmaz.
Bu sefer şansıma, benim "tam eve kapanıp kitap okuma / kahve içip Türk filmi izleme" havalarım Çarşamba akşamından başladı. Kendilerini önce "tam evde şarap içip, televizyon izleme" havaları olarak değerlendirdim, bir süre sonra zaten yorgunluktan (yorgunluk*alkol) uyuyakalmışım. Bugün de sabahtan beri fenaydı Ankara. Gümbür gümbür... Final döneminin sonlarına yaklaşırken bir ödülmüş gibi geldi her şey. İster istemez kıymetini anlamaya yöneldim. Bir yanımda Türk kahvesi, bir yanımda Fransız Teğmenin Kadını, okumaktan yorulduğumda da Youtube'da Atla Gel Şaban.
İyi günler güzel dünya! Ben İclal Aydın ve diyorum ki Hayat Güzeldir! ^_^
Fakülte koridorlarında "Behlül" olarak tanınan yakışıklı arkadaşım Aytekin, şık bir restoranda yemek yiyeceği şanslı kızı seçmek için ufak bir anket hazırlamış: ÇORBA TÜKETİM ANKETİ.Doldurursanız çok mutlu olacağız. (SADECE 2 DK SÜRÜYOR!) Bunun yanında, "Aytekin'le ne işim olur?" diyen er kişiler için de Bihter'i ayarladık, haberiniz olsun. Sevgi & Saygı
 Hadise, gösterine -sokakta olduğum için- 1 dakika geciktim. Kaçıncı olursun, bilmiyorum. Ama seni seviyorum. Bence şahaneydin.
Sakis Rouvas, senin gösterini ise şu an Youtube'dan izliyorum. Şarkı anlamında Hadise'nin eline su dökememen bir yana, o kıvırtmayla benden oy alamayacaksın gibi görünüyor. Ben ki ne zaman sıkılsam senin birkaç sene önceki performansını izler, mutlu olur, uyurum. Ne şarkını, ne de dansını sevdim. Çek git.
 Tunalı'da Ömer'in doğum gününü kutladık, Lost'un sezon finalini izleyeceğim diye eve dönüşte taksiyle koştum. Duş alıp, Lost izleyecektim ki Beyaz Show'da Göksel'in varlığı o an içimdeki Beyaz Show sevgisini körükledi. (Hem zaten bu yorgunlukla Lost'un başında uyuyakalırım.) Baktım Beyaz Show'un reklam aralarına dayanamıyorum, oturdum bilgisayarın başına sabahın 5'ine kadar Mustafa Altıoklar yapımı bir dizi olan 1 Kadın 1 Erkek adlı skeçler silsilesini izledim. (Herhalde DVD'si filan çıksa alır, gece & gündüz yayın yaparım evde.)
Sabah uyandığımda saat akşamın 6'sıydı. "Offf! Tüm günüm öldü ya! Üfff, kim bilir babam nasıl laf sokacak şimdi uzun uyumama... Yaaa, daha kuaföre gidecektim, alışveriş merkezinde elbisemi değiştirecektim. Uffff...." gibi cümleler geçiyordu aklımdan; yataktan çıkmayı uzattıkça uzatıyorum... Artık dayanamayıp kalktığımda, saate baktığımda, bir de ne göreyim? Saat daha öğlen 11.30.
Bir yandan tostumu yer, bir yandan Lost'umu izlerken; "Keşke oyuncu olup Lost'ta oynasaydım..." diye düşündüm. Jack'in bakışlarından Kate'i kıskandım, hayalimde hidrojen bombasını ben patlattım, silahlarımızı alıp sahile koşalım istedim.
Nasip, kısmet...
Kendini, çevrende gelişen olayları değil de; insanların sana olan tavrını düşünüp düşünüp, günlerrrce düşünüp, insanlardaki o gözle görülür değişimi düşünüp geceleri uyuyamazken bulduğun, düşünmekten kafanın patlayacağını sandığın zamanlar olur mu, sevgili günlük?
 Annem odama gelmiş, babama yemekte nasıl lafı çaktığından söz ediyor. Annem mutfağa dönmüş, babama benim günde bilmem kime nasıl lafı çaktığımdan söz ediyor. Ben Türk kahvesi makinesine kahve koyarken, babam, "Eee? Bitiyor?" diyor. Boğazıma bir şey oturuyor. "Mutlu olacağın bir işte çalışmanı isterim. Acele etme." diyor, ağlayasım geliyor. Kahvemi fincana döküp, koşa koşa odama geliyorum. Zaman tükeniyor, arkadaşlarımla daha çok vakit geçirememek kalbimde küçük delikler açıyor. Zaman tükeniyor, bazılarının benimle daha çok vakit geçirmek için kılını bile kıpırdatmaması kalbimde küçük delikler açıyor. Baloya, dolabımdan bir elbiseyle gitmek ve son anda alınmış /çok paralar dökülmüş bir elbiseyle gitmek arasında kalıyorum. Gönül gözüm kapalı, bilerek sana yazılıyorum. Ders çalışmam lazım, diyerek odamdan çıkmıyorum. Oysaki odamda olduğum zamanlar ya Bubbletown oynuyorum, ya gizli gizli kitap okuyorum. Arabayı yıkatmam gerekiyor; yağmur yağar diye korkuyorum. Kendimden utanıyorum. Birisi için üzülüyorum. Birisi beni çok sevsin istiyorum. Bir başka birisinden ise yardım bekliyorum.
Neşelenmek için arşivden Shakira şarkıları çıkardım, öyle bir çaresizlik...
Fransızca çalışmak için uzandığım yatağımda, 1-2 satır Penguen okuyayım derken uyuyakalmışım. Rüyamda trafik kazası geçiriyorum. Araba taklalar atıyor, ben bir tarafa sürükleniyorum. Bayılmayı bekliyorum, araba taklalar atarken ayık olmam pek mantıklı gelmiyor. Neden sonra, "Buraya kadarmış işte ya.." cümlesi geçiyor aklımdan. Buraya kadarmış. Oysa günün birinde Paris'e taşınma hayallerim vardı.Geçen Cumartesi İpek'le Bien'de buluşacağız, daha da vakit var; ama evde çıldırma noktasına gelmişim. Öyle ki atacağım kendimi bilmem kaçıncı kattan aşağı. İşbu zamanlarda çevrende bir tane bile müsait arkadaşının olmaması iğrenç bir duygu. İnsan kendini bok gibi, yapayalnız hissediyor. Ben de Zara'ya filan bakarım diye evden kaçtım. Zannediyorum ki Karum'daki Zara da 10'a kadar açık filan... Baktım kapı duvar, Nada'ya depar attım. Bahçede şarap içtim gizli gizli, kimse görmedi. Elin Ecnebistan'ında yalnız başına içki içiyorsun Avrupai oluyor da, Medeniyetler Başkenti Ankara'da mı uygunsuz kaçacak? Çıkarken hesabı istemek için kafamı uzattım kapıdan içeriye doğru. Hesabı dışarda ödedim, Bestekar'a doğru yürüyorum; birden cep telefonuma Voodoo'dan mesaj geldi: Nada'nın kapısından bakıp içeri girmeyen sen miydin lan? Hani bu mesaj sabah saatlerinde gelse, "You made my day!" diyeceğim de, gecenin bir yarısı. Neyse ben koşa koşa geri döndüm Nada'ya, Voodoo'ya sarıldım çıktım. Nitekim sonra Bien'e de gidemedim; paçozlar şahı Old Mariner'de aldık soluğu. Gece boyunca Voodoo'nun mesajını okuyup eğlendim. Saat 00.27, "Zamanında biz bu Shakira'yı nasıl dinledik yahu?" diye aklımdan geçirirken ben, başıma bir ağrı / vücuduma bir uyuma isteği yayılıyor. Bunu da dün akşam hesapsızca içtiğim mangolu votkalı isimsiz içeceğe ve içimde dur durak bitmeyen bir 8.40 dersine yetişme isteğine bağlıyorum.
Onu bunu bilmem; Anneler Günü ve arifesinde televizyonların, köşe yazarlarının, blogların mucuk mucuk / vıcık vıcık Anneler Günü yazısı, klibi, kutlaması, püsürü, "Vah benim annem şöyle muhteşem!" kompozisyonu yayınlamasından nefret ederim. Çünkü ben ne zaman böyle duygusal bir Anneler Günü reklamı görsem televizyonda, ne zaman duygusal bir yazı okusam; aklıma annesi olmayan binlerrrce insan gelir. O insanların o reklamları izlerken akıllarından geçenleri düşünürüm. Dolayısıyla Anneler Günü dünyanın en fuzuli özel günüdür benim nazarımda. Anneleri her gün hoş tutmak lazım; ama illaki -özellikle- Mayıs ayının ikinci haftası yapılacaksa bu, sakince, usulca, zarafetle yapılmalı, kutlanmalı, yazılmalı.
Aynı şey Babalar Günü için de geçerli; ama ANNE çok farklı bir şey neticede...
Her şey Ömer'in gecenin bir yarısı gönderdiği, "Yarın cep telefonunda Türk Sanat Müziği'nin en güzelleri olsun. Sana bir sürprizim var." mesajıyla başladı. "Ayyy ay ay! Nedir, nedir o sürpriz?" diyerek sabırsızlığımı göstermiş olsam da ben, Ömer ser verip sır vermedi. Cevabı kesin ve netti, "Sen cep telefonuna Türk Sanat Müziği'nin en güzellerini koy, yeter. Türk Sanat Müziği bu işin sadece eşlikçisi."
Ben tabii o gece, cep telefonuma Müzeyyen Senar'dan Rüzgâr Kırdı Dalımı, Fikrimin İnce Gülü, Zeki Müren'den Böyle Bir Kara Sevda'yı yükledim ve bir an önce sabah olmasını bekledim. Ertesi gün okulda Ömerella beni arayıp nerede olduğumu sordu. Dedim, "İşletme'nin önündeyim." "Geliyorum." dedi, kapattı. Bir de baktım, karşıdan selvi boylu bir delikanlı elinde kocamaaan bir poşetle geliyor. Oturduğum banka, yanıma, oturuyor, "Kahvenizi nasıl alırdınız, matmazel?" diye soruyor. Ömer'e 1-2 kez Türk kahvesi yapma fırsatım olmuştu, kahvemi pek bir köpüksüz bulurdu. Sonrasında açık ve net bir şekilde itiraf etti, "Sen kahveyi az koyuyorsun. Ben sana köpüklü kahve yapmayı öğreteceğim!" Ben "Peki, tamam!" diyerek geçiştirdim bu durumu, çünkü hâlihazırda bana kahve yapmayı öğreteceği bir ortam yoktu, muhtemelen hiç olamayacaktı, vs. Tabii ki ben kendisinin ne kadar manyak olduğunu o sıralar tahayyül edemiyordum. Neyse, bana İşletme'nin önündeki bankta, "Kahvenizi nasıl alırdınız, matmazel?" diye soran bu adam, evet, poşetinden kahve fincanları, Türk kahvesi, şeker, cezve, kaşık, peçeteler ve yepyeni, minicik, mavi bir PİKNİK TÜPÜ! çıkardı. Bu arada yolunu yordamını öğretti, "karıştırma"nın önemini vurguladı. Akabinde aynı yöntemle, ben de ona bir fincan Türk kahvesi pişirdim. Şüphesiz ki hayatımda pişirdiğim en köpüklü Türk kahvesiydi. Aktivite boyunca yanımızdan insanlar geçti. Ben cep telefonumdan, Ömer'in deyimiyle, Türk Sanat Müziği'nin en güzellerini çaldım. Hayatımın en leziz Türk kahvesini içtim. Ben içimden, "Ne muhteşem arkadaşlarım var!" diye geçirirken o an, Ömer cep telefonuyla bu anı ölümsüzleştirdi. İşbu yazıyı ben de, unutmayayım diye yazıyorum. Geriye dönüp baktığımda, bir zamanlar çevremde ne muhteşem insanların olduğunu hatırlayayım diye... 
Günün birinde bilimadamları çıkıp, "Arkadaşlar, biz evreni dibine kadar inceledik. İnanmazsınız, ne Allah bulabildik, ne Cennet, ne de Cehennem! Ne tuhaf di mi ya?! Hay Allah!" dese, bu herifler ne halt edecek bilmiyorum. Artık sırf birileri günah olduğunu bildirmiş diye mahrum kaldıkları herrr şeyi yapmaya kalkışır, kafayı mı yerler, bilmiyorum. Ha, aynı şekilde, olur ya tüm bu teoriler / bilim / bilmem ne, bilimadamlarının bir tarafında patlar; Amel Defteri Taksim Meydanı'nda ibret-i âlem elimize tutuşturulur, kim bilir ben ne yaparım? Herhalde Unilever mülakatına girmişçesine -hocalarımın tavsiyesi üzerine- dürüst olmaya çalışırım! "O kitapla pek bir gönül bağı kuramadım ben, aslını isterseniz. Ama hep iyi bir insan olmaya çalıştım." filan derim. E ne yapayım yani?!
 Geçtiğimiz Perşembe kadim dostum, okul arkadaşım Mustafa K., veliahtı olduğu şarap bağlarından (çok ciddiyim) günübirlik Ankara'ya teşrif etti. Düşündüm, bu kısıtılı süre içerisinde onu nereye götürebilirim? Dedim en iyisi güzel bir akşam yemeği yiyelim, sohbet ederiz, şarap da içeriz, o da kapanışı benimle yapmış olur, sonra otobüse biner, uyur.
Nada'da rezervasyon yaptırdım, gün boyu ders çalıştım. Bazen ders çalışmaya çalıştım. Süslenip Must'la buluştum. Konuştuk konuştuk sonra. Fakülte dedikoduları yaptık. Derya geldi. Mustafa'yla karşılıklı Fransız Teğmenin Kadını muhabbetine girdiler. Mustafa gitti, biz Derya'yla başbaşa kaldık.
Ertesi gün Hande geldi; ama ertesi gün sınavım olduğu için buluşamadık. Cumartesi sınav çıkışı, o paçoz hâlimle Hande'nin karşısına çıkmak istemedim ve kuaföre gittim. Tam kuaförüm föne başlayacaktı, "Dur ya!" dedim. O an için aynada saçlarımın görüntüsünü o kadar beğendim ki fön çektirmek istemedim. Fön çektiren kadınlardan birine, çıraklara, "Siz olsaydınız ne yapardınız? Saçlarınıza fön çektirir miydiniz, yoksa böyle mi kalırdı?" diye sordum. Oy birliğiyle eve geldim. Hande'yi de Nada'ya götürdüm. Ben böyle ağzıma makineli tüfek takılmış gibi son havadisleri verirken Hande'ye, saatler geçti; hava karardı. Az kalsın kovulacaktık, kalkmaya karar verdik. Bu arada orada oturduğumuz süre boyunca, Hande'ye "Saçım güzel mi?" diye sorup durmayı ihmal etmedim.
Hande'den bir hafta önce Blog Beyi Ferhat gelmişti Ankara'ya, asıl onu söylemeyi unuttum. "Onu da aldım, Nada'ya götürdüm." diyeceğimi sandınız tabii! Hayır, onu Ankara Kalesi'ne çıkardım. Onunla, Hillary Clinton'ın Türk kahvesi içtiği mekân olan Çengelhan'da kahve içeriz diye hayal etmiştim; ama nişan-düğün gibi bir organizasyon nedeniyle kapalıymış. Suratımı sarkıttım, Kale'nin içine doğru yol almaya başladık. Zamanında, Hillary Clinton, Bill Clinton ve güzeller güzeli kızları Chelsea Clinton'ın yemek yediği Washington Restoran'ın önünden geçerken içeri şöyle bir bakmaya karar verdik. Terası kapalıydı ve öncesinde kebap yemeden kahve içmenize izin vermiyorlardı. Zaten bu Amerikan Başkanı meraklılığıma en baştan beri anlam veremeyen Ferhat, beni biraz daha içeri doğru yürüttü. Daha evvelinde Kale'de yürürken tabelası hep dikkatimi çekmiş olan AND Cafe'ye girdik. O an, "Ohh be!" dedik, "İyi ki Çengelhan kapalıymış. İyi ki Washington Restoran terası henüz açmamış." 5 saat boyunca konuştuk sonra. Nedense Ferhat'ın son birkaç ayda yüklendiği kiloların sebebini öğrenmeye vakit kalmadı.
İşte böyle sevgili dostlar! Bakalım önümüzdeki günler kahramanlarımıza neler gösterecek! Size coşkuyla el sallıyorum şu an!
Koca bir hafta sonu okulda geçiyor. Sınavmış, ödevmiş... Bu okulun, hafta sonu kavramından bu kadar uzak olması, beni artık çok geriyor. Neyse ki bitiyor. Ha, bitince köpek gibi özleyeceğim; ondan da adım gibi eminim. Zaten: BİTİYOR DA NE OLUYOR? * Bir süredir insanları sevmiyorum. Belki de o yüzden bir süredir kendimi inanılmaz yalnız hissediyorum. Birilerine böyle gerçekten güvenmek istiyorum. Birilerinin samimiyetine inanmak istiyorum. Birileriyle bir köşede oturup fısır fısır konuşmak istiyorum. Birilerinin ağzından çıkan her kelime doğruymuş gibi, dinlemek istiyorum. Kız erkek hiç fark etmez, yani. *
Belki şu an çok alakasız; ama şu hayatta herhangi bir erkeğin beni GERÇEKTEN seveceğine inanmıyorum. Bunu da yeni fark ettim. Meğerse evvelden beri inanmazmışım.
Saat 02.56, kanda sıfır alkol.
Şu ayık hâlimle diyorum ki, Emre Altuğ'un Neyleyim'i ne kadar güzel bir şarkı?! Birisine "Ben yağmuru gözlerinde, bülbülü dillerinde, günahı bedeninde tanıyıp da sevmişim" diyebilmek, ne muazzam bir dile getiriş! Öyle değil mi yani? Bir de "Yani" var, o da başka akşamlara...
|